6 Ekim 2015 Salı

yersiz-yurtsuzlara ait bir oda

Evsizlere Sığınak

"Ev sahibi olmamam, iyi talihimin bir parçası bile sayılabilir," diyordu Nietzsche Şen Bilim'de. Bugün eklememiz gerekir: Kendi 
evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır. Bugün bireyin kendi mülkü karşısında düştüğü zor durumu biraz olsun gösterir bu - hala herhangi bir mülkü kalmışsa tabii. Oynamak zorunda olduğumuz oyun şudur: Artık özel mülkiyetin kimseye ait olmadığını, çünkü tüketim mallarının bu kadar bollaştığı koşullarda hiç kimsenin bunların kısıtlanması ilkesine tutunmaya hakkı olmadığını, ama yine de sırf mülkiyet ilişkilerinin körce sürdürülmesine hizmet eden o bağımlılık ve muhtaçlık durumuna düşmemek için bile kişinin bazı şeylere sahip olmak zorunda olduğunu görmek ve dile getirmek. Ama bu paradoksun tezinin varacağı yer yıkımdır: Nesneler karşısında, sonunda insanlara da yönelen sevgisiz bir umursamazlık. Antitez ise, telaffuz edildiği anda, rahatsız bir vicdanla sahip oldukları şeylere tutunmak isteyenlerin ideolojisine dönüşür. Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz."                 
                                                                                                Adorno



Dile, ele, kamyonarkası yazılarına pelesenk olmuş kurtarıcı bir aforizma: "Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz."  Tesadüfi bir şekilde döne dolaşa yine bu karşılaşma gerçekleşti. Derdim, Adorno'nun ev ve mülkiyet üzerine yazdıklarına ulaşmaktı aslında. Evsizlere Sığınak'ta tecelli etti. Velhasıl derdim yersiz-yurtsuzlaşma, ev ve sahip olunan nesne ile kurulan ilişki ve çatışma haliydi...
"Şu kendine ait bir oda" konforu hiç yaşamadan büyüyen bir çocuk olarak büyük ve geniş bir evin hayalini hiç kurmamıştım aslında ama sadece bir oda...Hep başkalarının seslerinin yankılandığı duvarların olduğu bir evde büyüyünce duvarlar gerçekten sizinle konuşmaz oluyor ve siz de kendi benliğinizde o seslerin yankılarını işitiyorsunuz. O yankıları ne kadar "büyüdüm, kadın oldum." derseniz diyin hep içinizde duyuyorsunuz. Sesleri azalıyor ama duyuyorsunuz. 
24 yaşıma geldiğimde artık başka bir şehirdeydim ve bir odam olmuştu. O yankılar ruhumu titretmiyordu belki, bendeki yansımaları çok daha belirsizdi ama kazınmıştı işte kaçmak duygusuyla beraber; çocukken etime atılan dikişler gibi ölünceye dek benimle olduğunu bilmiştim artık.
Geçen ay, en az büyük bir odası olan bir eve taşınma kararı aldım, aradım ve yine olmadı, vazgeçtim sonunda... sonra çocukken Heidi gibi yuvarlandığım dağların eteklerinde fotoğraftaki evi çektim. Bana ait olmayan evlerleydi aslında derdim. İçine bir düşsem, bir yerleşsem yine aynı huzursuzluğu doğuracaktım. İzmir'deki odama döndüğümde bu ahlaki ödevi yine kendime duyurdum: "Kendi 
evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır."  

Foucault geçti piyanonun başına sonra portresinde sözcüklerle:
"Aslına bakarsanız, tam olarak ne olduğumu bilmem gerektiği kanısında değilim. Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. Bir kitaba başladığınız zaman, sonunda ne diyeceğinizi biliyorsanız, bunu yazma cesaretine sahip olacağınızı düşünür müsünüz? Yazma konusunda veya bir aşk ilişkisinde geçerli olan, yaşam için de geçerlidir. Oyun, ancak sonunda ne olacağını bilmediğimiz zaman oynamaya değer olur."

Bu odada geçirdiğim her an aslında başka benleri inşa etmek üzere kendinden çıkmak gibi olmalıydı. Bütün oyunlarım ancak o zaman belki de oynamaya değer olurdu...




23 Mayıs 2015 Cumartesi

deli, yanar.


kan şekerim düşmüş, başım dönüyorken inatla Tarkovski'nin Nostalghia'sındaki "deli"nin yanmadan önce haykırdığı düşü yazıya dökeyim diye düşündüm ve sonra neden kendimle inatlaştığımı...Baş dönmemi ve açlığımı bahane etmeden de orada olmalıyım diye düşündüm, onu yazarken kendimi bulmalı. Zayıflıklarımızın esiri olmayı "insanlık" hali olarak bilmenin dayanılmaz hafifliği ve sinsice zevk veren bu tembellik halinin zaman içinde genleşip metastazla nasıl da tüm bedeni ele geçirdiğini düşündüm. İnsanlara hastalığın meşruiyetinde dinlenecek ve işten güçten uzaklaşacak olmanın verdiği o gizli hazzı... 

Meşruiyet ve onaylanma beklentisi olmadan da çekip çıkarmak gerekir o uzaklaşma halini. Yasaların,ahlakın ve tüketimin kölesi olmuş bir toplumda tüm bunların bir anlamı olmalıydı. Ulus Baker'in de güzel ifadesiyle: "Her şey Spinoza'nın doğal felsefesinden kurtulmak üzere modern çağların yediği haltların toplamını gösteriyor. Spinoza diyordu ki, ilkel olduğumuz ve çocuklar gibi kendi hallerimizi yönetmeye muktedir olmadığımız ölçüde emirlerle güdülürüz. Bu bir "performatifler yasasıdır". Adem elmayı yemenin kendine zarar vereceğini bilecek durumda değildir, bu yüzden Tanrı ona elmayı yemeyi "yasaklamak" 
zorunda kalır. Ama kapitalizmin "rasyonalitesi" para getirecek herhangi bir şeyi yasaklamak istemeyeceğinden, eğer kendime mazoşistik bir işkence çektirmek istersem,üzerinde "do not use for..." gibisinden bir etiket basılı bir kırbacı üretip bana satacaktır." http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,215,0,0,1,0)








"İnsanoğlu dinle!
İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem bedenimde
aynı anda yaşayamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltıları girmeli.
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı, yapmamızın bir önemi yok.
O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi...
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar, sağlığınız ne anlama gelir? 
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasız eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeğe, içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa.
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.
İnsanoğlu dinle!
Senin içinde su, ateş ve sonra kül
ve külün içinde kemikler
kemikler ve küller...
gerçekliğinde veya hayalimde değilken, ben neredeyim?
işte yeni anlaşmam: geceleri güneşli olmalı ve ağustos da karlı,
küçük şeyler sona erer, büyük şeyler baki kalır.
toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli
sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz, yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden.
deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası?
Şimdi müzik, müzik!
Ah anne!
havanın etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış."



21 Nisan 2015 Salı

"nisan ayların en zalimidir."

sol  omzumda sevgi sağ omzumda uğur
baş harflerini büyük yazmayacağım
biri şeytan biri melek bağzen rolleri değişiyorlar
omzuma konuşlandırdığım tahterevallide biri şeytan biri melek
şeytanla işbirliği yapmaya karar verdim dediğimde yine tahterevallide bu düşüş ve kalkış başlıyor.
"hepimiz dengelerden şikayetçiyiz."
fikrime ses oluyorlar ya da suskunluğuma çare.

asansör çağırıp merdivenleri iniyorum birer birer.
merdivenleri birer birer.
asansör çıkıyor.
fikrim yanıyor.
bir düştü, yanıyor.
çakmağı ben çaktım.
o bir düştü, zamanını bekliyordum.
yanlış zaman, yanlış insan yanlışına düşmek de bir avuntu mudur, nedir?
avunmak yalanına düşmeyeceğim.
şaşırmak, güzeldi.
başlarda, güzeldi.
dile geldi, sözcüklere döküldü ve susuldu, şaşkınlık sindirildi.
odamın duvarlarında çiçek dürbünü perdesi aralanıyor.
fikrim ne zamansa yansa, dilime prangalar geçirse tutuşan fikrim
kaleydoskop filmi sahneleniyor odamda.
renkler birbirine geçiyor. renkler konuşuyor.
her şey karışıyor, galiba deliriyorum.
sustukça deliriyorum.
ve büyüyorum.
her şarkı başına bir dal sigara yakıyorum.
"bağzen ağzımdan çıkanın hiçbir hükmü yoktur." peki bunu biliyor muydun?
sadece dökülsün diye içimdeki yük limana, öyle konuşuyorum ben.
anlatırım da anlatırım olanı biteni.
peki denize atlar mıyım o sözcüklerle ben limandan?
atladığım hiç vaki değildir.
buradayımdır delişmen gözlerle bağırırım ya da severim, dokunurum, sarılırım kızarım ağız dolusu söverim ona.
a'ları yumuşatamam da ben. farabi diyemem, vaki ya da vakıf diyemem.
"everybody hurts" bir yerde o zaman senle ve sizinle ben alıp kendimi İrlanda'ya kaçsam?
Sizi ve seni saklarım tüm bu boktan olup bitenden,
Nevresimlerden, minderlerden çadırlar yapar saklarım bıçak darbelerinden.
Sizi derken mesafeliyim çünkü bir ihtimal belki yine tanışırız seninle.
ayde göğe bakalım diyenleri de sustururuz icabında.
sonra dönüp birbirimize bakarız.
İmleç yanıp sönüyor, yorgun.
uyku vakti gelmiş, kapanıyor bu sayfa ve bir daha açılıyor.
Bir şarkıyla daha veda ediyor:


Resim yazısı ekle




25 Şubat 2015 Çarşamba

Öyle.


Şiire şiirle karşılık verdiğim doğrudur. bkz: https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10153448684885254&set=a.10151298549450254.808187.760880253&type=1&theater Bağzı şiirler yüzünden saçımı kesebilirim Anna./ Mutfak alışverişlerine çıkabilirim./ Ergen telaşlarına kapılabilirim Anna./ Hiç olmadık işlere burnumu sokabilirim./ Beni Anlıyor...? /Beni Anlama Anna, yok! /Sen en iyisi beni hiç anlama. 
Herkesin Annası kendine.
Şiirlere inanmadığım da doğrudur ve onlara ağız dolusu küfürler ettiğimde.
Peki hepimizin kalbinin tam orta yerine bir curcuru kurbağası konuşlandığı doğru mudur? 
Belki.
Ben çakmaklarımı hep kaybederim ve çorabımın bir tekiyle hep kavgalıyım.
Cebimden bozuk paralar sağa sola saçılır, ağır ve ağır çekimde...
Beş karış havadayımdır ben biraz fikrimle, uçarım.
Ya da demir eksikliği kim bilir?
Kimyamı boklayacak değilim.
Canımı sıkarsa boklarım, dert değil.

Uçarken dönen bir deli topaçtım üzerimde bıçaklar vardı, kanadım ve kanattım.
Sonra merdivenler açılıverdi topaçtan el verdim, katıma çıkardım.
Beraber uçalım dedim.
Uçalım?
Kanamadan, kanatmadan...
Mümkün müdür?
"Bütün mümkünlerin kıyısındayım." dedim, inandım.
Hala bir yerler kanıyor...


Molina ve Valentine ile yine konuştum bugün.Şiddetli geçimsizlikten müebbet yedik,  şiddete inanırım.
Örümcek kadının öpücüğünü bilir misiniz?
Bilmiyorsanız gidip tanışın. Başka bir yazıda anlatırım. İkinci cemreler yine düştüğünde yine burada buluşalım.


Şunu da şuraya şöyle koyayım: 


aslı serin- "yolsuz."

                                                             

22 Aralık 2013 Pazar

Uluslararası İlişkiler disiplininin ana akım teorileriyle zehirlenenlere...

Uluslararası İlişkiler disiplininin ana akım teorileriyle zehirlenen sevgili öğrencilere ve hocalarımıza üşenmedim; Dostoyevski'den  uzun, uzun selamlar getirdim. Çok sevdiğim felsefeci ve edebiyatçı bir arkadaşımın da dediği gibi: "Bir disiplinden, akımdan, vs'den edebiyata değil, tam da edebiyattan bir bilgi veya düşünce alanına gitmek gerektiğini düşünüyorum."


                                                              Записки из подполья




"Lütfen söyler misiniz, insanların gerçek çıkarlarını bilmemeleri yüzünden kötülük yaptıklarını ilk kez kim ortaya attı, kim böyle akıllıca bir söz etti ? Sözümona, insanoğlunun kafası aydınlanır, gerçek çıkarları gözlerinin önüne serilirse, burnunu kirli işlere sokmaktan geri durarak, bir anda soylu, temiz yürekli biri olur çıkarmış. Bunun nedeni de zihninin aydınlanıp gerçek çıkarlarını yalnız ve yalnız iyilik yapmakta görmesiymiş. Hiç kimse bile bile kendi aleyhine hareket edemeyeceğine göre, tek çıkar yol iyilik yapmakmış... Hey gidi çocuk; saf, temiz yürekli bebek! Dünya kurulalı beri insanların yalnız kişisel çıkarlarına göre davrandıkları görülmüş müdür ? İnsanların bile bile, yani gerçek çıkarlarını çok iyi anladıkları halde, bunları ikinci plana itip kimsenin zorlamadığı başka yollara, bir sürü karışık, tehlikeli işlere atıldıklarını gösteren milyonlarca örneğe ne demeli ? Evet, insanlar kendilerine gösterilen yolun tam tersine, canlarının istediği yöne yürümüşler, akıl almaz, çetin, neredeyse karanlık yollarda yürümek için direnmişlerdir.Dik kafalılık, direnmek onlara çıkarlarından daha tatlı geliyor, anlaşılan...Çıkar! Nedir bu çıkar denen şey! İnsanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle belirleyebilir misiniz ? Biri tutar, çıkarını, kendisi için iyilik değil de kötülük istemekte görürse, hatta böyle yapmak zorunda kalırsa, buna ne demeli ? Ya bir de her zaman böyle yapmak zorunda kalırsa, buna ne demeli ? Ya bir de her zaman böyle oluyorsa, o büyük kuralın ne değeri kalır ? Ne dersiniz, böyle bir şey olabilir mi ? Gülüyorsunuz, demek ? Gülün, ama önce şu sorumu yanıtlayın: İnsanoğlunun çıkarları tam olarak sayıca belirlenmiş midir ? Aralarında hiçbir sınıflandırmaya girmeyenler, giremeyenler yok mudur ? Bildiğime göre, değerli okurlarım, insanların çıkarlarıyla ilgili listeyi istatistik rakamları ile ekonomik formüllerden ortalama bir hesapla çıkarmışsınız. Sizin çıkarlar listenizde refah, özgürlük, rahatlık gibi şeyler var; bunlara açıkça bile sırt çeviren biri çıksa siz- elbette ben de- onu kara cahilin, zır delinin biri olarak görmez miyiz ? Ne tuhaftır, istatistikçiler, bilginler insanoğlu için birtakım hesaplar yaparken çıkarlardan birini her seferinde gözden kaçırırlar, hatta bunu yanlış biçimiyle hesaba katarlar; oysa her şey bu önemsenmeyen çıkara dayanmaktadır. Tutup bu çıkarı da listemize eklesek ne olurdu sanki! Asıl felaket, bu anlaşılması güç çıkarın hiçbir sınıflandırmaya girmemesi, hiçbir listeye sokulmamasındadır.
Bakın, benim bir dostum var...O, yalnız benim değil sizin de dostunuzdur, beyler; onunla dost olmayan yoktur! Bu kişi bir işe başlamadan önce akıl, mantık yollarına göre nasıl davranması gerektiğini açık, tumturaklı bir dille anlatır size.Bununla da kalmaz, bir insanın normal, gerçek çıkarlarından çoşkuyla, tutkuyla söz ederek, ne kendi çıkarlarını ne de erdem denen şeyi anlayan miyoplarla acı acı alay eder. Arkasından bir çeyrek saat bile geçmez ki, ortada değişiveren bir durum, bir sebep yokken, bütün çıkarlarını hiçe sayan bir içgüdüyle, eskisinin tam tersi bir yol tutar; artık ne mantık kuralları kalmıştır, ne kendi çıkarları, ne de başka bir şey... Şunu da ekleyeyim, "dostum" demekle genel bir anlam kastettiğim için, bu döneklikte yalnız bir kişiyi suçlamak bir zordur. Bakın size ne söyleyeceğim, beyler: Acaba insana en üstün çıkarından daha değerli gelen bir şey ya da (mantık çerçevesinde kalmak için) son derece yararlı, (demin hiçbir listeye girmediğini söylediğim) başka bir çıkar yok mudur ? Bu öyle bir çıkar olsun ki, bütün öbür çıkarlara göre daha ön planda, daha çekici gelsin insana; bu en büyük, en değerli çıkarı elde edebilmek için, insanoğlu, gerekirse her türlü kuralı hiçe sayarak, mantığa, onura, huzura, refaha, kısacası bütün güzel ve yararlı şeylere aykırı düşen bir yol tuttursun. "Öyleyse ortaya yine bir çıkar vardır," diyerek sözümü keseceksiniz.
İzin verin, şimdi size her şeyi anlatacağım. Laf cambazlığı değil bizim işimiz, asıl anlatmak istediğim, sözü geçen çıkarların bütün sınıflandırmalarınızı bozması, kişilerin mutluluğu için çırpınan insanseverlerin koyduğu dizgeleri (sistemleri) darmadağın etmesidir. Kısacası her şeye engel olmaktadır bu çıkar. Fakat bu çıkarın ne olduğunu söylemeden önce, kendi adını kötüye çıkarmak pahasına da olsa, şunu çekinmeden belirteyim ki, bütün bu kusursuz dizgeler; insanların, rahatlarını elden kaçırmamak için, bir anda, iyi ve uysal varlıklar olacakları yolundaki bütün bu çıkar kuramları (teorileri) bence şimdilik bir varsayımdır.
Evet, efendim, bir varsayımdır ancak. İnsan soyunun  gene kendi çıkarları yoluyla düzeltilmesi kuramının (teorisinin) kabulü, bence, en azından uygarlığın insanoğlunu yumuşattığını, o nedenle de onları daha az acımasız, daha az savaşçı bir duruma getirdiğini ileri süren Buckle'ı onaylamak demektir.O, kendi mantığıyla böyle bir sonuca varmış olabilir. Ama insanlar dizgelere, birtakım soyut kavramlara öylesine düşkündürler ki, salt mantıklarını haklı çıkarmak için gerçekleri bile bile değiştirmeye, gözlerini kapayıp  kulaklarını tıkamaya razıdırlar. Bunu gerçekten anlaşılması kolay bir örnek olduğu için aldım. Çevrenize şöyle bir bakın! Kan gövdeyi götürüyor, hem de şampanya gibi bütün neşesiyle akıyor. İşte size Buckle'ın de yaşadığı 19.yüzyıl! İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon!..İşte Kuzey Amerika'nın sonsuz birliği! Ve işte size karikatüre benzeyen Schleswig-Holstein Prensliği!... Uygarlık neyimizi yumuşatmış, anlayalım! Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır uygarlık. Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu korkarım, kan dökmekle bile zevk aramaya kadar varacak. Üstelik böyle bir felaket insanlığın başına çoktan beridir gelmiş bulunuyor. Cana kıyıcılıkta büyük notalık gösterenlerin uygar kimseler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi ? Atillaların, Stenka Razin'lerin ustalıkta eline su dökemeyecekleri bu baylar, gene de Attilalar, Stenka Razinler kadar göze batmıyorlarsa, bunun tek sebebi böylelerine sık sık rastlanması, görüle görüle bir alışkanlık haline gelmeleridir. Uygarlık sonunda insanlar daha çok kan dökücü olmadılarsa bile en azından daha kötü, daha iğrenç birer cana kıyıcı olmuşlardır. Eskiden hak uğruna kan dökülür, istendiği kadar insan iç huzuruyla öldürülürdü; çağımızda kan dökmeyi iğrenç bir davranış saydığımız halde yine de bu iğrenç işle uğraşmaktayız, hem eskisinden daha çok. Hangisinin daha kötü olduğuna varın kendiniz karar verin. Kleopatra (Roma tarihinden örnek aldığım için beni bağışlayın) odalıklarının memelerine altın iğneler batırmayı sever, onların çığlıklarından, kıvranmalarından zevk alırmış. Şimdi siz tutucak, bana bunların çok eskiden, barbarlık dönemlerinde geçtiğini; şimdi insanlar birbirlerini- mecazi anlamda- iğnelediklerine göre, şimdi bile barbar bir çağda yaşadığımızı; bugünün insanlarının barbarlık çağlarına oranla her şeyi daha açık seçik görmeyi öğrenmiş olmakla birlikte, henüz mantığın ve bilimin buyurduğu biçimde davranmayı beceremediklerini söyleyeceksiniz. Birtakım eski, kötü alışkanlıklar ortadan kalktıktan sonra, bir de sağduyu ve bilim huylarını kökünden değiştirirse, insanların çok şey öğreneceğine saplanmıştır kafanız. İnsanların o zaman yanılmaktan vazgeçeceklerine, başka bir deyişle isteklerini çıkarlarıyla ters düşürmeyi istemeyeceklerine yüzde yüz inancınız var. Ayrıca, insanların bilimden çok şey öğreneceğini (gerçi bu bence lükstür); insanların gerçekte hiçbir zaman iradelerinin, kaprislerinin olmadığını; bu yaratıkların ancak bir piyano tuşu ya da org içindeki bir vida kadar değer taşıdıklarını söyleyeceksiniz. Bundan başka, insanlar yeryüzünde doğa yasalarının hüküm sürdüğü, yaptıkları her şeyin isteklerine göre değil, bu yasalara göre oluştuğu gerçeğini öğreneceklerdir. Şu halde, bize yalnızca bu yasaları bulmak kalıyor; insanlar böylece davranışlarından sorumlu olmayacakları için yaşamak da kolaylaşacaktır. Bundan sonra bütün davranışlar, matematik yoldan, 100.000'lik logaritma çizelgeleriyle hesaplanıp takvimlere geçirilecek; hatta zamanımızın ansiklopedik sözcükleri cinsinden yararlı yayınlar bile çıkacaktır. İçinden her şeyin büyük bir kesinlikle hesaplanıp belirtildiği bu yayınlar sonunda yeryüzünde ne yanlış bir davranış, ne içi boş bir serüven kalacaktır.
İşte o zaman (bunlar hep siz söylüyorsunuz) gene matematik kesinlikle hesaplanmış, hazır, yepyeni bir iktisat düzeni kurulacak yeryüzünde. Bütün yanıtlar önceden bulunmuş olacağı için ortada soru diye bir şey kalmayacak. Sırçadan bir köşk kurulacak. Kısacası, Anka Kuşu uçup gelecek... Kuşkusuz o zaman, (bunu şimdi ben söylüyorum) yaşamanın, son derece sıkıcı olmayacağı konusunda kimse güvence veremez, (çünkü her şey çizelgelere göre hesaplanınca bizlere ne kalır!) buna karşılık her davranış mantık çerçevesinde yapılacaktır. Can sıkıntısından neler neler uydurmaz! Zaten altın iğneler de can sıkıntısından batırılmaktadır, daha bu kadarıyla kalınsa çok iyi. İşin kötüsü, (bunu da gene ben söylüyorum) bakarsınız, altın iğnelerin batırılmasına sevinenler bile çıkar. Çünkü insanoğlu ahmak bir yaratıktır, hem de görülmemi bir derecede...Daha doğrusu ahmak değil de nankördür, eşine rastlanmayacak kadar nankördür. Çünkü, sözün gelişi, insanlar demin anlattığım mantık düzeninde yaşayıp giderlerken, bayalığı yüzünden okunan, daha doğrusu gerici, alaycı bir beyefendi ansızın ortaya çıkıp ellerini böğrüne dayayarak, hepinize, "Ne dersiniz beyler, şu mantıklılığa bir tekme vurup bütün logaritmacıları bir anda cehennemin dibine yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?" diye bağırırsa hiç şaşmam! Onun böyle bağırması gene neyse, ama o kişinin peşinden sürüyle geleceklerin çıkması insanın zoruna gider. İşte biz insanların yapısı budur! Bütün bu olanlar, bakın, ne denli önemsiz, sözü edilmeye değmez bir sebebe dayanmaktadır: İnsanoğlu- her zaman, her yerde, kim olursa olsun-mantığının ve çıkarlarının buyurduğu gibi değil de, gönlünün çektiği gibi davranmıştır, çıkarlarımızla çatışan şeyler de isteyecektir, hatta bazen bütünüyle böyle olmalıdır (bu benim düşüncem). Bağımsız, sınır tanımaz isteklerimiz, en azgınına kadar kaprislerimiz, bazen çılgınlık derecesine varan hayallerimiz art arda gelecektir... İşte size hiçbir sınıflandırmaya girmediği için unutulan, bütün dizge ve kuramları allak bullak eden, öbür çıkarların başında bulunması gereken çıkarın ta kedisi Kimi bilgin kişiler insanlara birtakım normal erdem sınırlarını taşırmayan isteklerin yeteceğini de nereden çıkarırlar! Ne diye bizlerin yalnız ve yalnız mantık ve çıkarlarımıza uygun şeyler istememiz gerektiğini ileri sürerler! İnsanlara gerekli olan tek şey sonunun neye varacağı, neye mal olacağı bilinmeyen başıboş isteklerdir. Bu istek dedikleri de..."

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Pagan Poetry




"Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim. Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor..."



(Zihin Kuşları- Benim Gözümle Tezer Özlü, Leyla Erbil, s. 124)

"İnsanlardan hiçbir şey saklamak, esirgemek istemezdi. Şu doğruyu içten benimsemişti; bir yazarın başına gelen tüm insanların da gelmiş sayılır, doğrular ne denli aykırı olsalar da, onlara yan çizdiğin an yok olma başlar. Bir dolmuşta, başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu! Kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de ?"

(Zihin Kuşları- Benim Gözümle Tezer Özlü, Leyla Erbil, s. 132)

   




     Topuklarımla o bembeyaz, o bej, o kremden duvarlara uzanıp kirletmek istiyordum. Duvarlar çağırır çünkü. Duvarlar dinler. Duvarlar bir noktada kesişirler ve sen lav gibi Eyvahhhhhyaaaalökül'den süzülmüş lavlar gibi o duvarlara sızıyorsun. Duvarlar konuşuyor. Duvarlar artık krem değil. Duvarlara kırmızılara bulanmış. Duvarlar sana bakıyor. Uçak seferleri iptal edilmiş. Duvarlara inemiyor uçaklar ama lavlar uzanmış, lavlar süzülüyor duvarın yüzeyinden yatay bir eksende. Lavlar yatay bir eksende duvarlardan süzülüyor. Uçaklar panik. Uçaklara ikinci bir emre kadar uçuş yasak ve ikinci bir emir geliyor. Alanımız açılmıştır. Lavlar çekiliyor...Lavlar, orada, Eyvahhhyaaaaalökül'e çekiliyor. 

    Duvarlar bakmaya devam ediyor. Uçaklar iniyor. Duvarlar endişesiz. Duvarlar susuyor. Duvar sessiz. Lavlar kendi yolunda akmaya devam ediyor. Lavlar hararetli, hummalı ve aceleyle Eyvahhyaaaalökül'de ilerliyor. Usul, usul kendi yolunda ilerliyor. Soğumayı bekliyor; Godot'yu bekler gibi soğumayı bekliyor.

        Göz bebeklerinin titrediğini görüyor. Onun göz bebeklerinin daireler çizerek, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya ve bazen çarpılar çizerek yüzünün tüm kıvrımlarında gezdirdiğini görüyor. Görüyor, o çizilen dairelerde deparlar atıyor, o yukarıdan aşağıya titreyen göz bebeklerinde voltalar atıyor. O aşağıdan yukarıya titreyen bebeklerin üzerinde bağdaş kuruyor. O çarpılar çizen göz bebeklerine oturup sigara yakıyor. Haberi yok o bebeklerin. Habersizce gelişen bir atak bu. Göğsüyle karşıladı bu atağı. Son bir kadeh daha içip yatacağım.

           Bütün gece ne yaptın diye soracaklar ? Soran kafalar sporla çoğalıyor. Sokağın başına kadar çoğalıyor kafalar...Bütün gece ne yaptın ? Şiir okudum bayan diyeceğim. Şiir okudum bayım diyeceğim. O florasanları belediye dikti. O kafalar o florasanların altında, o beyaz ışıkların altında, yüzleri hayasızca parlıyor o florasanların altında. Kaçıyorum. 

           
    









22 Haziran 2013 Cumartesi

"Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun."


                                                 

Gitme hayallerimin örselendiği bir zamandan geçiyorum bu aralar. 68 kuşağının bir parçası olma düşümden 24 gün uzağım. Zamanım ve merakım ile barışığım. İkisi karşıtlığa düşünce kendini hep tekrar eden bir yabancılaşmaya hapseder seni. Artık öyle değil ve  işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte ölümden çok yaşama yakın olduğumuz için, bizi bu denli bir araya getirdikleri için. yaşamımızın gizini veriyor bu direniş.evet, gerçekten de öyle. Teşekkürler Destina...

Devrim heyecanıyla elime tekrar Minima Moralia'yı alınca "Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun." adlı yazısı gözüme çarptı Adorno'nun. Siz de okuyun diye üşenmedim yazdım. Negatif diyalektik afiyetler dilerim...



"Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun."

"Beklenmedik ve ciddi bir kazada yaşamlarını yitirme tehlikesi geçirenler, olayı sonradan anlatırken, o sırada hiç korku duymadıklarını söylerler çoğu kez. Genel dehşet özel olarak onlara yönelmiyor, sadece bir şehrin sakini olarak, büyük bir topluluğun üyesi olarak etkiliyordu onları. Sanki onları aslında ilgilendirmeyen, arızi ve deyim yerindeyse cansız bir yazgıya razı olmuşlardır. Korku yokluğu, psikolojik yönden, ağır bir darbe karşısında korku duymaya hazırlıklı olmamakla açıklanır. Mutlak duyarsızlığa çok benzeyen bir sakatlık vardır, kazada gözlemci gibi kalanın özgürlüğünde. Beden gibi ruhsal organizma da çapı kendisiyle orantılı deneyimleri algılamaya yatkındır. Deneyimin konusu bireye oranla fazla büyüdüğünde birey de onu deneyimlemek yerine sezgisel bilgiden tümüyle kopuk kavramlarla doğrudan doğruya kaydeder: Yaşanan, dışsal bir şeydir artık, ölçülemeyen, karşılaştırılamayan bir şey: Facia ona karşı nasıl kayıtsızsa, o da ona öyle kayıtsızdır. Ahlaki alanda da buna benzer bir durum görülür. Kabullenilmiş normlar açısından pek makbul sayılmayan davranışlar gösteren, örneğin düşmanından öç almaya gönül indiren ya da ona acımayı reddeden bir kişinin içten gelen bir suçluluk duygusu hissetmesi de zordur; ancak kendini zorlayarak suçluluk duyabilir böyle bir insan. Bu durum ahlakın politikadan koparılması anlamına gelen devlet çıkarı doktriniyle ilişiksiz değildir. Kamusal işlerle özel varoluş arasındaki mutlak karşıtlık da böyle kurgulanır. Büyük bir suç çoğu zaman basit bir konvansiyon ihlali olarak görünür bireye. Bunun tek nedeni, çiğnenmiş normların düpedüz konvansiyonel ve kireçleşmiş olması ve birey açısından bir bağlayıcılık taşımaması değildir. Bu normların nesnelliği, temelde bir tözsel içeriğe dayandıklarında bile, onların ahlaki duygulanımların uzağında, vicdan alanının dışında tutmak için  başlı başına yeterli bir nedendir. Oysa bazı tikel tatsızlık ve kabalıklar, ola ki başka kimsenin fark etmediği hata mikro-organizmaları- örneğin bir yemek davetinde sofraya herkesten önce oturmak ya da bu sadece akşam yemeklerinde yapıldığı halde bir çay davetinde konukların oturacağı yerlere adlarını belirten kartlar koymak-- bu türden önemsiz ayrıntılar, kuralı bozmuş olan kişinin yeise varan bir pişmanlığa boğulmasına, vicdanında bir kara lekenin belirmesine neden olur ve bazen de bu bunları kendine bile itiraf etmesini önleyecek kadar yakıcı bir utanç duygusuna yol açar. Herhangi bir soylu yanı yoktur bunun, çünkü utanca kapılan kişi, gayri insani davranışlara hiçbir itirazı olmayan toplumun tam da bu yüzden yakışıksız davranışları hoş görmediğini çok iyi biliyordur: Metresini kapı dışarı eden ve böylece ne kadar değerli bir insan olduğunu kanıtlayan adam mutlaka toplumun onayını alacak, iyi bir çevreye mensup ama biraz fazla genç olan bir kızın elini saygıyla öptüğündeyse alay konusu olacaktır. Ancak, bu fazla lüks ve narsisistik tasaların bir ikinci yönü daha vardır: Nesnelleşmiş düzene çarpıp geri dönen deneyim için birer sığınaktırlar. Özne, hatalı ve doğru davranışın bu ufacık ayrımlarına uyup böylece geçer not alabilir; ama ahlaki suç karşısındaki kayıtsızlığında, kişisel karar yeteneksizliğinin kararın nesnesiyle doğru orantılı olarak arttığını sezmesinin de payı vardır. Kavgalı ayrıldığı sevgilisine yine telefon etmediği için onu gerçekten ortada bırakmış olduğunu sonradan akıl eden insanın durumunda komik bir yön vardır; Portici'nin dilsiz kızını anımsatır. Cinayet gazetelerde çıkanlara o kadar benzer ki, "diyor polisiye yazarı Ellery Queen bir romanında, "sizin başınıza hiç gelmeyecek gibidir. Gazetede veya bir detektif romanında karşınıza çıkar, sizde iğrenme veya sempati duyguları uyandırır. Ama bir anlamı yoktur. "Bu yüzden Thomas Mann gibi yazarlar da haber olmuş bütün faciaları- tren kazasında aşk kırgını kızın işlediği cinayete kadar- en sakil yönleriyle betimlemişlerdir: Onun şiirsel bir konuyu ilişkin kılarak, aksi halde bir cenazenin aşırı tantanalı ciddiyetinin yol açacağı o bastırılmaz kahkahayı kendileri üretmeyi deniyorlardır, tıpkı şeytan çıkarır gibi. Buna karşılık, en ufak münasebetsizlikler de onlara gülüp geçmeden iyi ya da kötü olmamıza izin verdikleri için o kadar önemlidirler.- bu noktada ciddiyetimiz biraz aldatıcı da olsa. Böyle densizlikler, ahlak duygusunu derimizde hissetmemizi - kızardığımız zaman- ve onu özneye bütünleştirmemizi sağlar; o özne ki, kendi içindeki devasa ahlak yasasına yıldızlı gökyüzünün zayıf bir taklidinden ibarettir. Böyle olayların temelde ahlaka ilişkin olmayan bir içerik taşıması, öte yandan içten gelen iyiliksever tepkilere ve herhangi bir düstura dayanmayan bazı insanca duygudaşlıklara da her şeye karşın rastlanıyor olması, edepli davranışın değerini azaltmaz. Çünkü iyicil tepki yabancılaşmaya hiç kulak asmadan dosdoğru geneli ifade ederken, öznenin de kendine yabancılaşmış olduğunu, çok kendine ait saydığı ahlaki buyrukların- iyi bir yurttaş olarak- aslında sadece bir taşıyıcısı olduğunu kolayca açığa vurabilir. Oysa ahlaki tepkileri tümüyle dışsal olana- fetişleşmş adetlere- cevap veren kişi içsel ve dışsal arasındaki aşılmaz ayrılığın sıkıntısını yaşar ve üstelik bu taşlamış ayrıma sımsıkı bağlı kalırken, böylece kendini ve deneyiminin hakikatini feda etmeksizin geneli kavrama imkanını elde eder. İçselle dışsal arasındaki uçurumu daha da vurgulayan davranışları, bu ayrımın aşılmaya başladığı noktaya da işaret ediyordur. Dahası, manomanyak kişinin davranışlarını haklı çıkaran şey çoğu zaman kendi nesnesidir. Yanlış ve sahte yaşamın bütün erişilmez sorunları, monomanyakın o tuhaf ve saplantılı dikkatinin toplandığı toplumsal adap alanında da kendilerini gösterir ve onu yine bütünle uğraşmak zorunda bırakırlar; şu farkla ki, bu alanın dışındayken onun erişemeyeceği bir noktada duran çatışkının burada paradigmatik bir model içinde her yönüyle ve özgürce işlenmesi mümkündür. Buna karşılık, tepkileriyle toplumsal gerçekliğe uyum gösteren kişinin özel dünyası tümüyle şekilsizdir, çünkü ona kalıbını veren şey sadece iktidar ilişkileridir. Dış dünyanın gözetiminden kaçarak kendi benliğinin genişleyen çemberi içinde rahatladığı anda zalim ve kaba davranmaya yatkındır. Uzaktakilerin ona dayattığı bütün disiplinin, dolaysızca vurulmuş saldırganlığın gerektirdiği bütün feragatin öcünü o da en düşmanlarına karşı saygılı ve dostça davranır, ama dostane ortamlarda bir taş yüreklilik ve kızgınlık anıtına dönüşür.Öz-korunum olarak uygarlığına ona insanlık olarak uygarlığı dayatmadığı anlarda , bu ikinci uygarlığa karşı bütün kızgınlığını açığa vurur ve kendi "ev, aile ve cemaat ideolojisini yine kendisi yine kendisi çürütür. Mikrolojik ahlaki miyopluğun savaştığı da budur. Şekilsiz samimiyet ve gevşeklik, sadece şiddet için bir bahanedir onun açısından: Sonradan rahat rahat tatsızlaşabilmek için başvurulan bir nezaket gösterisi. Samimiyet alanının kılı kırk yararcasına tartar ve eleştirir, çünkü samimilikler onun öznelliğinin bir koşulu olan ötekinin tartıya gelmeyecek kadar hassas aylasnı ihlal ediyor ve yabancılaştırıyordur. Yabancılık ancak komşunun mesafesini tanımakla hafifletilebilir: Bilince dahil edilebilir. Oysa başlangıçtan beri hiç değişmeden sürüp giden bir yakınlık varsayımı, yabancılığın düpedüz yadsınması, haksızlığı hiç azaltmadan öbür uca götürür. Ötekinin tikelliğini ve dolayısıyla insanlığını pratikte olumsuzluyor, onu "bizden biri" sayıyor ve mülkiyet envanterine katıyordur. Dolaysızlığın kendini ortaya sürdüğü ve pekiştirdiği her yerde toplumun kötü dolayımlılığı da sinsice gösterir kendini. Dolaysızlığın davasını ancak en temkinli düşünüş savunabilir bugün. Ve bu da en küçük ölçekte sınanır.!


Theodor W. Adorno- Minima Moralia




Paylaşella