22 Haziran 2013 Cumartesi

"Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun."


                                                 

Gitme hayallerimin örselendiği bir zamandan geçiyorum bu aralar. 68 kuşağının bir parçası olma düşümden 24 gün uzağım. Zamanım ve merakım ile barışığım. İkisi karşıtlığa düşünce kendini hep tekrar eden bir yabancılaşmaya hapseder seni. Artık öyle değil ve  işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte ölümden çok yaşama yakın olduğumuz için, bizi bu denli bir araya getirdikleri için. yaşamımızın gizini veriyor bu direniş.evet, gerçekten de öyle. Teşekkürler Destina...

Devrim heyecanıyla elime tekrar Minima Moralia'yı alınca "Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun." adlı yazısı gözüme çarptı Adorno'nun. Siz de okuyun diye üşenmedim yazdım. Negatif diyalektik afiyetler dilerim...



"Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun."

"Beklenmedik ve ciddi bir kazada yaşamlarını yitirme tehlikesi geçirenler, olayı sonradan anlatırken, o sırada hiç korku duymadıklarını söylerler çoğu kez. Genel dehşet özel olarak onlara yönelmiyor, sadece bir şehrin sakini olarak, büyük bir topluluğun üyesi olarak etkiliyordu onları. Sanki onları aslında ilgilendirmeyen, arızi ve deyim yerindeyse cansız bir yazgıya razı olmuşlardır. Korku yokluğu, psikolojik yönden, ağır bir darbe karşısında korku duymaya hazırlıklı olmamakla açıklanır. Mutlak duyarsızlığa çok benzeyen bir sakatlık vardır, kazada gözlemci gibi kalanın özgürlüğünde. Beden gibi ruhsal organizma da çapı kendisiyle orantılı deneyimleri algılamaya yatkındır. Deneyimin konusu bireye oranla fazla büyüdüğünde birey de onu deneyimlemek yerine sezgisel bilgiden tümüyle kopuk kavramlarla doğrudan doğruya kaydeder: Yaşanan, dışsal bir şeydir artık, ölçülemeyen, karşılaştırılamayan bir şey: Facia ona karşı nasıl kayıtsızsa, o da ona öyle kayıtsızdır. Ahlaki alanda da buna benzer bir durum görülür. Kabullenilmiş normlar açısından pek makbul sayılmayan davranışlar gösteren, örneğin düşmanından öç almaya gönül indiren ya da ona acımayı reddeden bir kişinin içten gelen bir suçluluk duygusu hissetmesi de zordur; ancak kendini zorlayarak suçluluk duyabilir böyle bir insan. Bu durum ahlakın politikadan koparılması anlamına gelen devlet çıkarı doktriniyle ilişiksiz değildir. Kamusal işlerle özel varoluş arasındaki mutlak karşıtlık da böyle kurgulanır. Büyük bir suç çoğu zaman basit bir konvansiyon ihlali olarak görünür bireye. Bunun tek nedeni, çiğnenmiş normların düpedüz konvansiyonel ve kireçleşmiş olması ve birey açısından bir bağlayıcılık taşımaması değildir. Bu normların nesnelliği, temelde bir tözsel içeriğe dayandıklarında bile, onların ahlaki duygulanımların uzağında, vicdan alanının dışında tutmak için  başlı başına yeterli bir nedendir. Oysa bazı tikel tatsızlık ve kabalıklar, ola ki başka kimsenin fark etmediği hata mikro-organizmaları- örneğin bir yemek davetinde sofraya herkesten önce oturmak ya da bu sadece akşam yemeklerinde yapıldığı halde bir çay davetinde konukların oturacağı yerlere adlarını belirten kartlar koymak-- bu türden önemsiz ayrıntılar, kuralı bozmuş olan kişinin yeise varan bir pişmanlığa boğulmasına, vicdanında bir kara lekenin belirmesine neden olur ve bazen de bu bunları kendine bile itiraf etmesini önleyecek kadar yakıcı bir utanç duygusuna yol açar. Herhangi bir soylu yanı yoktur bunun, çünkü utanca kapılan kişi, gayri insani davranışlara hiçbir itirazı olmayan toplumun tam da bu yüzden yakışıksız davranışları hoş görmediğini çok iyi biliyordur: Metresini kapı dışarı eden ve böylece ne kadar değerli bir insan olduğunu kanıtlayan adam mutlaka toplumun onayını alacak, iyi bir çevreye mensup ama biraz fazla genç olan bir kızın elini saygıyla öptüğündeyse alay konusu olacaktır. Ancak, bu fazla lüks ve narsisistik tasaların bir ikinci yönü daha vardır: Nesnelleşmiş düzene çarpıp geri dönen deneyim için birer sığınaktırlar. Özne, hatalı ve doğru davranışın bu ufacık ayrımlarına uyup böylece geçer not alabilir; ama ahlaki suç karşısındaki kayıtsızlığında, kişisel karar yeteneksizliğinin kararın nesnesiyle doğru orantılı olarak arttığını sezmesinin de payı vardır. Kavgalı ayrıldığı sevgilisine yine telefon etmediği için onu gerçekten ortada bırakmış olduğunu sonradan akıl eden insanın durumunda komik bir yön vardır; Portici'nin dilsiz kızını anımsatır. Cinayet gazetelerde çıkanlara o kadar benzer ki, "diyor polisiye yazarı Ellery Queen bir romanında, "sizin başınıza hiç gelmeyecek gibidir. Gazetede veya bir detektif romanında karşınıza çıkar, sizde iğrenme veya sempati duyguları uyandırır. Ama bir anlamı yoktur. "Bu yüzden Thomas Mann gibi yazarlar da haber olmuş bütün faciaları- tren kazasında aşk kırgını kızın işlediği cinayete kadar- en sakil yönleriyle betimlemişlerdir: Onun şiirsel bir konuyu ilişkin kılarak, aksi halde bir cenazenin aşırı tantanalı ciddiyetinin yol açacağı o bastırılmaz kahkahayı kendileri üretmeyi deniyorlardır, tıpkı şeytan çıkarır gibi. Buna karşılık, en ufak münasebetsizlikler de onlara gülüp geçmeden iyi ya da kötü olmamıza izin verdikleri için o kadar önemlidirler.- bu noktada ciddiyetimiz biraz aldatıcı da olsa. Böyle densizlikler, ahlak duygusunu derimizde hissetmemizi - kızardığımız zaman- ve onu özneye bütünleştirmemizi sağlar; o özne ki, kendi içindeki devasa ahlak yasasına yıldızlı gökyüzünün zayıf bir taklidinden ibarettir. Böyle olayların temelde ahlaka ilişkin olmayan bir içerik taşıması, öte yandan içten gelen iyiliksever tepkilere ve herhangi bir düstura dayanmayan bazı insanca duygudaşlıklara da her şeye karşın rastlanıyor olması, edepli davranışın değerini azaltmaz. Çünkü iyicil tepki yabancılaşmaya hiç kulak asmadan dosdoğru geneli ifade ederken, öznenin de kendine yabancılaşmış olduğunu, çok kendine ait saydığı ahlaki buyrukların- iyi bir yurttaş olarak- aslında sadece bir taşıyıcısı olduğunu kolayca açığa vurabilir. Oysa ahlaki tepkileri tümüyle dışsal olana- fetişleşmş adetlere- cevap veren kişi içsel ve dışsal arasındaki aşılmaz ayrılığın sıkıntısını yaşar ve üstelik bu taşlamış ayrıma sımsıkı bağlı kalırken, böylece kendini ve deneyiminin hakikatini feda etmeksizin geneli kavrama imkanını elde eder. İçselle dışsal arasındaki uçurumu daha da vurgulayan davranışları, bu ayrımın aşılmaya başladığı noktaya da işaret ediyordur. Dahası, manomanyak kişinin davranışlarını haklı çıkaran şey çoğu zaman kendi nesnesidir. Yanlış ve sahte yaşamın bütün erişilmez sorunları, monomanyakın o tuhaf ve saplantılı dikkatinin toplandığı toplumsal adap alanında da kendilerini gösterir ve onu yine bütünle uğraşmak zorunda bırakırlar; şu farkla ki, bu alanın dışındayken onun erişemeyeceği bir noktada duran çatışkının burada paradigmatik bir model içinde her yönüyle ve özgürce işlenmesi mümkündür. Buna karşılık, tepkileriyle toplumsal gerçekliğe uyum gösteren kişinin özel dünyası tümüyle şekilsizdir, çünkü ona kalıbını veren şey sadece iktidar ilişkileridir. Dış dünyanın gözetiminden kaçarak kendi benliğinin genişleyen çemberi içinde rahatladığı anda zalim ve kaba davranmaya yatkındır. Uzaktakilerin ona dayattığı bütün disiplinin, dolaysızca vurulmuş saldırganlığın gerektirdiği bütün feragatin öcünü o da en düşmanlarına karşı saygılı ve dostça davranır, ama dostane ortamlarda bir taş yüreklilik ve kızgınlık anıtına dönüşür.Öz-korunum olarak uygarlığına ona insanlık olarak uygarlığı dayatmadığı anlarda , bu ikinci uygarlığa karşı bütün kızgınlığını açığa vurur ve kendi "ev, aile ve cemaat ideolojisini yine kendisi yine kendisi çürütür. Mikrolojik ahlaki miyopluğun savaştığı da budur. Şekilsiz samimiyet ve gevşeklik, sadece şiddet için bir bahanedir onun açısından: Sonradan rahat rahat tatsızlaşabilmek için başvurulan bir nezaket gösterisi. Samimiyet alanının kılı kırk yararcasına tartar ve eleştirir, çünkü samimilikler onun öznelliğinin bir koşulu olan ötekinin tartıya gelmeyecek kadar hassas aylasnı ihlal ediyor ve yabancılaştırıyordur. Yabancılık ancak komşunun mesafesini tanımakla hafifletilebilir: Bilince dahil edilebilir. Oysa başlangıçtan beri hiç değişmeden sürüp giden bir yakınlık varsayımı, yabancılığın düpedüz yadsınması, haksızlığı hiç azaltmadan öbür uca götürür. Ötekinin tikelliğini ve dolayısıyla insanlığını pratikte olumsuzluyor, onu "bizden biri" sayıyor ve mülkiyet envanterine katıyordur. Dolaysızlığın kendini ortaya sürdüğü ve pekiştirdiği her yerde toplumun kötü dolayımlılığı da sinsice gösterir kendini. Dolaysızlığın davasını ancak en temkinli düşünüş savunabilir bugün. Ve bu da en küçük ölçekte sınanır.!


Theodor W. Adorno- Minima Moralia




15 Haziran 2013 Cumartesi

Bu gece uyumayalım. Bu gece uyunmaz ki.

Bir elimde Minima Moralia, bir elimde şiir öfkemi arşınlayarak okuyorum gecenin canını. Çünkü uyumayalım diye hep bunlar...
Uyumayalım diye perdeden sızan  provokatör bir beyaz florasan olur dolarım odalarınız içine. Yeter ki uyumayalım bu gece.

Turgut Uyar'ın bir ömürlük askerleriyiz nihayetinde.

"Kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi
giderilmez eksikliğini tanırım onun
suyun bardakta duruşu gibi
bir öfke usul usul büyürken kuytuda
yemyeşil bir çayır görünümündedir
haziran ortasında bir gümüş lüfer
büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede
ve evinde hemen hazır bir silah
böyle kargaşalı günler döneminde
beşer onar koparılan bir taksim sanki bahara
bunlar güzel şeyler biliyorum
herkes de biliyor kuşkusuz
ama ne kadar güzel ne kadar güzel
serçenin kış günü yemidir
alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek
ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi
ama ne kadar güzel
kırda bir oğlak kadar
kışlada bir türkü kadar
rüzgarda kuruyan tülbent kadar
oysa gece tam yarısıdır bir günün
ve daha güçlüdür gündüzden
ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara
sokaklara, köprülere, kiremitsiz damlara
taşlara, sopalara amanvermez silahlara
şehir haritasına, trafik lambasına, kan içinde adamalara
kan içinde adamlara
kan umutsuzluktur
ona kendini hazırla
ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla
açlıkları yoklukları kırımları
-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-
bir bölgeden birine giden ordular uçaklarla
yalan ihanetler karmakarışık limanlar
iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada

ben şimdi diyorum ki buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına

diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna!"

Toma, kimyasal, yanan çocuklar, yanan çocuklar Gazi'den ve Vietnam'dan yanan çocuklar var. Uyumak yok bu gece. Çünkü kelimeler hep yarım kelimeler hep telaşlı. Sözcükler göğüs kafesimizde Valim. Sözcükler ciğerimize doluyor. Cümleler olamıyor valim. Sözcükler lav olmuş akıyor. Bizim ciğerlerimizi yakıyor Valim. Senin vicdanın soğuk.

"Nihayet bizler ağlarken toprağın yüzü güldü. Caddeden sokaklara doğru sesler döküldü."





Acı ile acı ile değil öfke ile öfke ile büyürken bazen bir şarkı bazen bir şiir bazen de beş duyu organımızı salına salına  ve sinsice  kıpraştıran bir mizah yaratma eylemi...Orada ağlayan, orada gülen, orada aşık, orada öfkeli ve onurlu bir direniş var karanlığa sızan ve ak...O çocukların ciğerlerine vicdanı hür sözcükler lav olmuş akıyor.
O çocuklar durmaz karanlığa karşı ve o karanlık atalettir biraz da ve o karanlık nisyandır çokça da.






19 Mayıs 2013 Pazar

Zelig the Chamaeleon

Eğer korkularınız sarmaşığınız olmuşsa,  hem bir güvenli liman hem de biteviye bir endişe hali kazıyorsa sonsuz uzamdan savruk zamanınıza,  siz artık siz olmaktan çıkmışsınız demektir. Sözü, sazı ele alanın dilinden konuşmaya başladıysanız eğer siz de bir Zelig'siniz. Yalnız kalmaktan korkan ve olumlanmak saplantısına kapılan  homo-Zeligus sahtelik içinde doğru yaşadığı sanrısına kapılacaktır. Filmde Zelig'i kurtaracak olan yitmeyen bir aşktır. Bizim zamanımızda homo-Zeligus nasıl kurtulur bilemem. Yitmeyen bir aşk homo-Zeligus'u  o zamanın koşullarına göre, bu zamanın koşullarına göre ve şu zamanın koşullarına göre her şekilde kurtulacaktır. İmkansızlıkların türlü araçlarla kafamıza kakıldığı bir zaman bu.  Savaşın ve çatışmanın olumlandığı, barışın istisna olduğu  bir anlayışta, bireyin kendini anonimleştirmesi  de şaşırtıcı olmasa gerek. Zira,klasik realizm, neo-realizm hatta yetinilmeyip neo-klasik realizmi yazıp buna göre tarihi okuyanların bu sahteliği yeniden ürettiği konusunda herhangi bir şüphem yok. Eğer egemen dil savaş, sansür, faşizm ve otoriter kapitalizmin  ürettiği bir dil ise ve gerçeklik buna diyorsanız,  Henri Michaux'un dediği gibi gerçek
olan şeyin artık gerçek olmaması için yazmanız gerekir!


          "Faşizm, topluluk içinde yok olmak, anonimleşmek için bir seçenek sunuyor."






                                     Dr. fletcher: bana neden yanında bulunduğun insana  benzediğini söyle?
Zelig: çünkü bu güvenli.
Dr. fletcher: 'güvenli' ile neyi kastediyorsun?
Zelig: güvenli... diğerleri gibi olmak.
Dr. fletcher: güvende olmak mı istiyorsun?
Zelig: sevilmek istiyorum.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Para. Arz ederim ve iyi çalışmalar

ve şöyle devam ediyordu; odaların içinden sesler çok cılız geliyordu: arz ederim, kolaylıklar dilerim, iyi çalışmalar...

Tamam da sonra  ? Bitmiyordu ve bitmiyordu. Hey! Rezzancığım bir çay içelim mi ? Sen de gökkubenin altında hazır the birds are singing bir sigara yakarsın. Tamam, yaktım. Kaçırdın beni "kolaylıklar dilerim"lerden ve mütemadiyen arz ettiklerimizden. Teşekkürler...Yarın tekrar hop başlayalım mı ? Dur! Şuramdan da çekiştir de içerlere giremeyim. Hey, elbisemin şurasından çeksene. Çekemiyorsun işte. Ve yine içerdeyiz. Olmuyor, olmuyor. Eeeee özlemeklere de doyamadık. Boşluklar, kocaman kara delik gibi onlar. Birilerini çok özlemeye başlayınca içlerine doğru çekilirsiniz. Bazen bir adamın ya da kadının burnunun delikleri, bazen duvarın seçilmiş kirli beyaz bir noktası, bazen bilgisayarınızın sigara külleriyle bezenmiş ekranı  bol özlemli kara deliklerinizdir.

Tipin dağılmış amma velakin kafan toplanmış dedi. Adeta sevilesi bir insan olmuşun dedi. Bana çalışmalar gerekmiş ancak haberim yokmuş. Velhasıl, doğru demedi. Ben de ona öyle sevilmelik mi olur ? Kafama memelik takar gezerim işportacılar gibi dedim. Diyiverdim. Öyle çıktı. Bazen olacakları bilemeyiz ki genelde bilemeyiz. "Kimin, nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilemeyiz."

Sonra okuduklarım karşıya çıkıyor işte böyle hep. Okudukça hep zihnini mızraklayan gerçekliğin artık hucuratlarına sızdığını anlayınca çok geç olduğunu düşünüyorsun ve yanılıyorsun. Yeni bir gerçeklik başlıyor seninle. Umarsızlığın, öfkenin ve aşkın birbirinin gözlerinin içine bakıp  leb demeden leblebiyi anlayan, asitlenmiş gibi trajikomik olana  saatlerce gülebilecek dostlar olduğunu sen de zamanla anlıyorsun ve onları yanından hiç mi hiç ayırmıyorsun. Böyle de büyüdüğün sanrısına kapılabilirsin ve bu sanrı hep esrikliktir biraz.
Yarın yine öylece öfkeyi, aşkı ve umarsızlığı ceplerime dolduracağım ve paçalarımdan akacak.
Bense kendi kendime şu sözcüklerle debeleniyor olacağım: "There is no place we can't go"
İyi geceler.


14 Nisan 2013 Pazar

Üşenen bedenlerin yastığı ve yorganı: Battanistan.

Prozac, Zanax, Pasiflora, Prozac, Zanax, Pasiflora, Prozac, Zanax, Pasiflora. Durduramıyorum kendimi. Virgüller sporla çoğalıyor. Ah bir es! Bir es. Sadece bir defa olsun; nefes al, nefes ver. Herkes bir yerlere koşuşturuyor. Koşmayanlara, koşamayanlara çelme takıyorlar. Çelme takıyorlar ve çeliyorlar ürkek adımlarını.
Eskiden de çok kızardık. Çok kızgındık biz yaşamaya. Canımın nüvesi demiştim ben ona ve o da demişti ki "Yataktan çıkmak çok can sıkıcı ve saçma. Yaşamak çok zahmetli Rez. Yaşamak çok zahmet veriyor; yoruluyorum."
Çok kızdığımızda daha çok üşeniyoruz. Üşenmek bir tepki olabilir miydi ? Bunu sorarken Prozac, Zanax, Pasiflora almıyorum. Bu kadar soru sorarken şu haplardan almayan kaç kişi aldık üşenmeye öykünen çocuklar arasında ?
Eskiden çok kızgındık ve sokaktaydık. Şimdi Battanistan'da biteviye batmalar...Battanistan nedir ? Batanların bir meclisi vardır. Mümkün olduğunca kahve ve sigara içen batanlar, D vitamini ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle güneşe karşı uzanırlardı banklara. Mümkünse banka reklamı olmasın o bankların üzerlerinde. "Ah be deli kız hiç anlamıyorum seni. Yazdıklarını anlamıyorum ve çok hızlı konuşuyorsun." Dediler bana çok dediler. Anlaşılmamak dert edilmeli mi ? Sorup, köşeme geçtim. Kısacası umurumda değildi. Ancak öyle davranırsan seni daha çok kabullenirler, dediler. Umurumda değildi! Umursanmak için yitirilen hayatları düşündüm ve köşeme geçmedim, oraya bile bile yürüdüm hem de terliksiz.

Bir yazar ve bir şair beni delirmeye çağırıyordu. Her gün ve her gün mutlaka en az bir yazar ve bir şair tarafından kışkırtılırım. Her gece ve her gece mutlaka en az bir yazar ve bir şair beni o köşemde sıkıştırırlar. Dün gece Sabahattin ve Mayakovski ile konuştum ve onları karşıma aldım. Oysa ki onlar delir delir delir o köşende delir demediler ki ? Ben öyle anlamışım.Sonra yine dağınık odama geri döndüm. Her şey yerli yerinde ve tozdandı, naylondan değil.

Sabahattin karşıma geçmiş; "İçimizde şeytan yok...İçimizde aciz var....Tembellik var...İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var." diye haykırdı.

Sonra Mayakovski geldi. O daha çok benim dilimden konuşuyordu ve o:

"Şimdi de sözcüklerle
Hani o basit
Hani o öküz böğürmelerini andıran
Sözcüklerle ben
Yeni ruhlarımızın yaylarını titreten ruhlarımızı
Parmaklarımla şöyle bir dokunacağım başlarınıza 
O kadar
Ve dudaklar bitecek dokunduğum her yerden
En büyük öpüşlere uygun dudaklar
Ve bir dil fışkıracak
Tüm halklara geçerli bir dil
Yürekten
Aksak ruhumla ağır ağır
Tahtıma ilerleyeceğim
Elden düşme göklerden yontulmuş yıldız deliklerle süslü tahtıma
Kurulup yerleşeceğim
Pırıl pırıl
Üzerimde tek ziynet tembellik olacak
Ve sahici gübreden en yumuşak minderler kıçımın altında 
Kurulup yerleşeceğim
Ve rayların dizlerini okşamaktan usanmış lokomotif tekerleri 
Gelip sevgiyle boynumu okşayacak."

Mayakovski'ye sarıldım ağladım. Sabahattin'e uzaktan baktım gözyaşlarımın arasında. İmgesi buğulandı ve buğulanmalıydı. Şeytanlarımı kovalamak benim için hiç de kolay olmadı.




24 Mart 2013 Pazar

Seyahatten döndüğüm gün Sidney'den döndüğüm gündür Antuan.

Önce Nabokov sonra da John Wilmot aklıma takıldı. Bu haliyle bu şarkı ki sözcüklerini de dizime oturtarak söyleyebilirim ki görevini tamamlamıştır.
Nabokov ve John Wilmot'u düşünmeyi bırakıp birini sevdiğini nereden anlar ki insan diye düşündüm. Neden hep sevgiyi somutlaştırmak, bir kanıtta vücut bulmasına önayak olmak, dedektif gibi bir sevmelerin peşine düşmek gerekirdi ki ? Benim nazarımda hep böyle miydi ? Hissediyorsan yetmiştir. Yettir, gitsin. Birilerini seviyorsun amma velakin aynı gökkubbenin altında küfürü basmıyorsun olana bitene. Olacak iş değil ki  ? Olmuş, bil. Böylesi bir yokluğun lüzumsuzluğunu düşünüyorsan, seviyorsun. İsmini vermek istemeyen izleyicilerimden biri severken  nasıl olduğunu anlatırmıştı ki genelde anlatırlar. O birini sevdiğini, sevdiği kişiyi mutlu ederken yüzünün aldığı çizgileri izlediğinde anlayıveriyormuş. Sevmek, izlemekmiş. Biteviye, izlemek...Gölge gibi peşine düşmek. Genelde pek haber vermeden gelir o izleyiciler. O doğru anı kollayıp kapını çalıverirler. Ben de hep açarım. Neden açmayacak mışım ? Gerçek bir sevgiye direnmenin sonu, zamanı tefe koyup çalmak; harmoni fakiri çıkan seslerin karşısına geçip en hüzünlü dansını sergilemektir. Açıkça görünüyor ki bundan kimseye fayda yok.
Uykuya dalmadan, zihnimde sıralanan o çoşkulu cümleleri düşünüyorum. Hayatımın anlamlı bir özetini, yataktan hiç üşenmeden kalkıp onları karaladığım zamanlara sığdırabilirim. Neden uykuya dalmadan o sözcükler hiç takılmadan birbiri ardına düşerler peşi sıra ? En yorgun düşüncelerimden terliklerimi dahi giymeden en sevdiğim kırmızı ceketimi bile giymeden kaçmaya çalıştığımı düşünürsek bu soruya da bir cevap bulmuş olabiliriz. Cevaplarını bildiğimiz bir çok soruyu inatla sorduktan sonra işimize gelen cevapların fütursuzluğuna sarıldığımız gibi annemize ya da sevgilimize sarılmadığımızı görmek dünyanın boktanlığına turnasol kağıdı oluveriyor. Gözlerim kurşun gibi ağırlaştıkça sözcüklerimin böyle çırılçıplak sokaklara düşüyor olması bana o herkeslere gerçek anlamda bir seyahatten bahsetmemi sağlayacak ve daha gerçekleşmemiş olan o Sidney yolculuğumu hatırlatıyor. Son sözüm: Bir gün ben de bir iş seyahatinden döndüm diyeceğim. O gün de Sidney'den döndüğüm gün olacak. Ok kib bay.







23 Şubat 2013 Cumartesi

La Locura'nın Sanrıları


"La Locura"  mı neydi Katil Orospular ile kafayı bozmuş bir deli Bolano'nun öyküsünde tasavvurlarını anlattığı ama en çok çılgınlığına dokunduğı bir şaşkın ademoğlu. Kendisi birinden bahsederken şöyle deklare ediyordu zamana: "Tek bildiğim, yalnız olduğu, ateşli ama sevgisiz, tutku dolu ama umuttan yoksun kitleler arasında dolandığı." Benden mi bahsediyorsun Lalo Cura? Benden mi bahsettiğini sanıyorsun ? Yok artık. Ben ki çayını içtiği bardakta unutuverdiği çay kaşığıyla savaşan biri değilimdir hiç. Öyle miyimdir gerçekten ? Onu bile dert mi ederim ? Bir çay kaşığıyla mı savaş veririm. Ah yok! Kısırlık bulgurla savaş verdim bugün pilavlık bulgur sandım. Gerçekten Lalo Cura. Ben bugün beceriksiz bir ev kadını oldum ve pilavlık bulguru kısırlık bulgur sandım. Sonrasında bu sanrıyla savaş verdim. Sanrı ile savaş vermemeli diye düşündüm sonrasında. Çünkü ağırlaşıyorum her seferinde. Her sanrı yeni bir sancı. Her sancı yeni bir sanrıyı çağırıyor ey Lalo Cura. Bilenmeli daha çok ve daha çok. Zamana kendimi teslim etmek istemiyorum Lalo Cura. Zaman idi savaş verdiğim ne çay kaşığı ne de kısırlık bulgur.
Bolano yine Katil Orospular'ını çağırıyordu.  Bolano'nun kavgası ne küçük bir çay kaşığı ne de kısırlık bulgurdu. O Katil Orospular'ın derdine düşmüş ve şöyle deklare ediyordu zamana: "Her şey anlamsızdı, öyle düşünüyordum, ama aslında bir anlamı olduğunu biliyordum; bu anlam beni paramparça ediyordu, paramparça sözcüğü biraz abartılı gelebilir ama ben abarttığımı düşünmüyordum. Belki o zamanlar anlamla gereksinimi karıştırıyordum. Belki de sinirlerim bozuktu."
Bana bu aralar okuma diyenler oldu. En büyük kavgam onlarla ne küçük çay kaşığı ne de kısırlık bulgurla. Oysa ben kelimelerle terbiye edilirim ey dost, hiç mi beni bilmedin ? Ben kelimelerle bilenirim. Kendimi taşıyamıyorum ah bu şarap. Ah bu aşk ve gölgeleri çoklaştı. Çok olunca zaman ve belirince kendiliğinden bir tünelin dibinden ve ben görünce o çokluğu kaçar olurum ey dost, hiç mi bilmedin beni ? Korkak mı diyorsun ? Varsın öyle olsun. Korkak bil. Delirmelerimin eşiği, gözümün bakışı ve yokoluşumsun ey dost ve bazen de aşksın. Ulus Baker'i de andım bak, sen yaptın bunu. ince ince ördün anılarımı. Çok kaçtım ben anılarımdan. Korkak mı diyorsun bana ? Öyle bil. Öyleyim. Öyle bilendim. Özgürlüğüm için bilendim ben belki de daha çok kilitlendim çokluğuma. Bazen bir şarkı hiç bitmesin istedim bazen de aşk. Ancak, bitiyor! Ve sonra yenileri başlıyor yeni bir zamanda. Bazen durduramazsın ey dost, beni ve bu bitişleri ve sonra yeniden başlayışları. Keşke durdurabilseydin. Olmadı. Kaçacak değilim. Dur, dur bu sefer ben durduruyorum zamanımı bak ve söylüyorum. Esrik bir an bu karadut şarabına bandım bu zamanı ve söylüyorum bak: Durdur beni ! Çünkü durmazsam kumdan kalelerim çökecek ve beraberce üzüleceğiz.Üzülmek istemeyiz öyle değil mi ? Ben hiç istemedim. Bazıları çok istiyor. Onlar istemesin diye çok debelendik değil mi ? Acılarımızı görmezden geldik değil mi ? Biz çokluğu seçtik. Bu delilikti. Battanistan'a doğru yöneldim. Vatanım diye bildiğim battaniyem. Kart atın olduğunuz yerlerden. İşte o zaman anason kokan arapsaçından yiyebileceğimiz yerleri keşfe çıkabiliriz.


Paylaşella