22 Aralık 2013 Pazar

Uluslararası İlişkiler disiplininin ana akım teorileriyle zehirlenenlere...

Uluslararası İlişkiler disiplininin ana akım teorileriyle zehirlenen sevgili öğrencilere ve hocalarımıza üşenmedim; Dostoyevski'den  uzun, uzun selamlar getirdim. Çok sevdiğim felsefeci ve edebiyatçı bir arkadaşımın da dediği gibi: "Bir disiplinden, akımdan, vs'den edebiyata değil, tam da edebiyattan bir bilgi veya düşünce alanına gitmek gerektiğini düşünüyorum."


                                                              Записки из подполья




"Lütfen söyler misiniz, insanların gerçek çıkarlarını bilmemeleri yüzünden kötülük yaptıklarını ilk kez kim ortaya attı, kim böyle akıllıca bir söz etti ? Sözümona, insanoğlunun kafası aydınlanır, gerçek çıkarları gözlerinin önüne serilirse, burnunu kirli işlere sokmaktan geri durarak, bir anda soylu, temiz yürekli biri olur çıkarmış. Bunun nedeni de zihninin aydınlanıp gerçek çıkarlarını yalnız ve yalnız iyilik yapmakta görmesiymiş. Hiç kimse bile bile kendi aleyhine hareket edemeyeceğine göre, tek çıkar yol iyilik yapmakmış... Hey gidi çocuk; saf, temiz yürekli bebek! Dünya kurulalı beri insanların yalnız kişisel çıkarlarına göre davrandıkları görülmüş müdür ? İnsanların bile bile, yani gerçek çıkarlarını çok iyi anladıkları halde, bunları ikinci plana itip kimsenin zorlamadığı başka yollara, bir sürü karışık, tehlikeli işlere atıldıklarını gösteren milyonlarca örneğe ne demeli ? Evet, insanlar kendilerine gösterilen yolun tam tersine, canlarının istediği yöne yürümüşler, akıl almaz, çetin, neredeyse karanlık yollarda yürümek için direnmişlerdir.Dik kafalılık, direnmek onlara çıkarlarından daha tatlı geliyor, anlaşılan...Çıkar! Nedir bu çıkar denen şey! İnsanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle belirleyebilir misiniz ? Biri tutar, çıkarını, kendisi için iyilik değil de kötülük istemekte görürse, hatta böyle yapmak zorunda kalırsa, buna ne demeli ? Ya bir de her zaman böyle yapmak zorunda kalırsa, buna ne demeli ? Ya bir de her zaman böyle oluyorsa, o büyük kuralın ne değeri kalır ? Ne dersiniz, böyle bir şey olabilir mi ? Gülüyorsunuz, demek ? Gülün, ama önce şu sorumu yanıtlayın: İnsanoğlunun çıkarları tam olarak sayıca belirlenmiş midir ? Aralarında hiçbir sınıflandırmaya girmeyenler, giremeyenler yok mudur ? Bildiğime göre, değerli okurlarım, insanların çıkarlarıyla ilgili listeyi istatistik rakamları ile ekonomik formüllerden ortalama bir hesapla çıkarmışsınız. Sizin çıkarlar listenizde refah, özgürlük, rahatlık gibi şeyler var; bunlara açıkça bile sırt çeviren biri çıksa siz- elbette ben de- onu kara cahilin, zır delinin biri olarak görmez miyiz ? Ne tuhaftır, istatistikçiler, bilginler insanoğlu için birtakım hesaplar yaparken çıkarlardan birini her seferinde gözden kaçırırlar, hatta bunu yanlış biçimiyle hesaba katarlar; oysa her şey bu önemsenmeyen çıkara dayanmaktadır. Tutup bu çıkarı da listemize eklesek ne olurdu sanki! Asıl felaket, bu anlaşılması güç çıkarın hiçbir sınıflandırmaya girmemesi, hiçbir listeye sokulmamasındadır.
Bakın, benim bir dostum var...O, yalnız benim değil sizin de dostunuzdur, beyler; onunla dost olmayan yoktur! Bu kişi bir işe başlamadan önce akıl, mantık yollarına göre nasıl davranması gerektiğini açık, tumturaklı bir dille anlatır size.Bununla da kalmaz, bir insanın normal, gerçek çıkarlarından çoşkuyla, tutkuyla söz ederek, ne kendi çıkarlarını ne de erdem denen şeyi anlayan miyoplarla acı acı alay eder. Arkasından bir çeyrek saat bile geçmez ki, ortada değişiveren bir durum, bir sebep yokken, bütün çıkarlarını hiçe sayan bir içgüdüyle, eskisinin tam tersi bir yol tutar; artık ne mantık kuralları kalmıştır, ne kendi çıkarları, ne de başka bir şey... Şunu da ekleyeyim, "dostum" demekle genel bir anlam kastettiğim için, bu döneklikte yalnız bir kişiyi suçlamak bir zordur. Bakın size ne söyleyeceğim, beyler: Acaba insana en üstün çıkarından daha değerli gelen bir şey ya da (mantık çerçevesinde kalmak için) son derece yararlı, (demin hiçbir listeye girmediğini söylediğim) başka bir çıkar yok mudur ? Bu öyle bir çıkar olsun ki, bütün öbür çıkarlara göre daha ön planda, daha çekici gelsin insana; bu en büyük, en değerli çıkarı elde edebilmek için, insanoğlu, gerekirse her türlü kuralı hiçe sayarak, mantığa, onura, huzura, refaha, kısacası bütün güzel ve yararlı şeylere aykırı düşen bir yol tuttursun. "Öyleyse ortaya yine bir çıkar vardır," diyerek sözümü keseceksiniz.
İzin verin, şimdi size her şeyi anlatacağım. Laf cambazlığı değil bizim işimiz, asıl anlatmak istediğim, sözü geçen çıkarların bütün sınıflandırmalarınızı bozması, kişilerin mutluluğu için çırpınan insanseverlerin koyduğu dizgeleri (sistemleri) darmadağın etmesidir. Kısacası her şeye engel olmaktadır bu çıkar. Fakat bu çıkarın ne olduğunu söylemeden önce, kendi adını kötüye çıkarmak pahasına da olsa, şunu çekinmeden belirteyim ki, bütün bu kusursuz dizgeler; insanların, rahatlarını elden kaçırmamak için, bir anda, iyi ve uysal varlıklar olacakları yolundaki bütün bu çıkar kuramları (teorileri) bence şimdilik bir varsayımdır.
Evet, efendim, bir varsayımdır ancak. İnsan soyunun  gene kendi çıkarları yoluyla düzeltilmesi kuramının (teorisinin) kabulü, bence, en azından uygarlığın insanoğlunu yumuşattığını, o nedenle de onları daha az acımasız, daha az savaşçı bir duruma getirdiğini ileri süren Buckle'ı onaylamak demektir.O, kendi mantığıyla böyle bir sonuca varmış olabilir. Ama insanlar dizgelere, birtakım soyut kavramlara öylesine düşkündürler ki, salt mantıklarını haklı çıkarmak için gerçekleri bile bile değiştirmeye, gözlerini kapayıp  kulaklarını tıkamaya razıdırlar. Bunu gerçekten anlaşılması kolay bir örnek olduğu için aldım. Çevrenize şöyle bir bakın! Kan gövdeyi götürüyor, hem de şampanya gibi bütün neşesiyle akıyor. İşte size Buckle'ın de yaşadığı 19.yüzyıl! İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon!..İşte Kuzey Amerika'nın sonsuz birliği! Ve işte size karikatüre benzeyen Schleswig-Holstein Prensliği!... Uygarlık neyimizi yumuşatmış, anlayalım! Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır uygarlık. Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu korkarım, kan dökmekle bile zevk aramaya kadar varacak. Üstelik böyle bir felaket insanlığın başına çoktan beridir gelmiş bulunuyor. Cana kıyıcılıkta büyük notalık gösterenlerin uygar kimseler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi ? Atillaların, Stenka Razin'lerin ustalıkta eline su dökemeyecekleri bu baylar, gene de Attilalar, Stenka Razinler kadar göze batmıyorlarsa, bunun tek sebebi böylelerine sık sık rastlanması, görüle görüle bir alışkanlık haline gelmeleridir. Uygarlık sonunda insanlar daha çok kan dökücü olmadılarsa bile en azından daha kötü, daha iğrenç birer cana kıyıcı olmuşlardır. Eskiden hak uğruna kan dökülür, istendiği kadar insan iç huzuruyla öldürülürdü; çağımızda kan dökmeyi iğrenç bir davranış saydığımız halde yine de bu iğrenç işle uğraşmaktayız, hem eskisinden daha çok. Hangisinin daha kötü olduğuna varın kendiniz karar verin. Kleopatra (Roma tarihinden örnek aldığım için beni bağışlayın) odalıklarının memelerine altın iğneler batırmayı sever, onların çığlıklarından, kıvranmalarından zevk alırmış. Şimdi siz tutucak, bana bunların çok eskiden, barbarlık dönemlerinde geçtiğini; şimdi insanlar birbirlerini- mecazi anlamda- iğnelediklerine göre, şimdi bile barbar bir çağda yaşadığımızı; bugünün insanlarının barbarlık çağlarına oranla her şeyi daha açık seçik görmeyi öğrenmiş olmakla birlikte, henüz mantığın ve bilimin buyurduğu biçimde davranmayı beceremediklerini söyleyeceksiniz. Birtakım eski, kötü alışkanlıklar ortadan kalktıktan sonra, bir de sağduyu ve bilim huylarını kökünden değiştirirse, insanların çok şey öğreneceğine saplanmıştır kafanız. İnsanların o zaman yanılmaktan vazgeçeceklerine, başka bir deyişle isteklerini çıkarlarıyla ters düşürmeyi istemeyeceklerine yüzde yüz inancınız var. Ayrıca, insanların bilimden çok şey öğreneceğini (gerçi bu bence lükstür); insanların gerçekte hiçbir zaman iradelerinin, kaprislerinin olmadığını; bu yaratıkların ancak bir piyano tuşu ya da org içindeki bir vida kadar değer taşıdıklarını söyleyeceksiniz. Bundan başka, insanlar yeryüzünde doğa yasalarının hüküm sürdüğü, yaptıkları her şeyin isteklerine göre değil, bu yasalara göre oluştuğu gerçeğini öğreneceklerdir. Şu halde, bize yalnızca bu yasaları bulmak kalıyor; insanlar böylece davranışlarından sorumlu olmayacakları için yaşamak da kolaylaşacaktır. Bundan sonra bütün davranışlar, matematik yoldan, 100.000'lik logaritma çizelgeleriyle hesaplanıp takvimlere geçirilecek; hatta zamanımızın ansiklopedik sözcükleri cinsinden yararlı yayınlar bile çıkacaktır. İçinden her şeyin büyük bir kesinlikle hesaplanıp belirtildiği bu yayınlar sonunda yeryüzünde ne yanlış bir davranış, ne içi boş bir serüven kalacaktır.
İşte o zaman (bunlar hep siz söylüyorsunuz) gene matematik kesinlikle hesaplanmış, hazır, yepyeni bir iktisat düzeni kurulacak yeryüzünde. Bütün yanıtlar önceden bulunmuş olacağı için ortada soru diye bir şey kalmayacak. Sırçadan bir köşk kurulacak. Kısacası, Anka Kuşu uçup gelecek... Kuşkusuz o zaman, (bunu şimdi ben söylüyorum) yaşamanın, son derece sıkıcı olmayacağı konusunda kimse güvence veremez, (çünkü her şey çizelgelere göre hesaplanınca bizlere ne kalır!) buna karşılık her davranış mantık çerçevesinde yapılacaktır. Can sıkıntısından neler neler uydurmaz! Zaten altın iğneler de can sıkıntısından batırılmaktadır, daha bu kadarıyla kalınsa çok iyi. İşin kötüsü, (bunu da gene ben söylüyorum) bakarsınız, altın iğnelerin batırılmasına sevinenler bile çıkar. Çünkü insanoğlu ahmak bir yaratıktır, hem de görülmemi bir derecede...Daha doğrusu ahmak değil de nankördür, eşine rastlanmayacak kadar nankördür. Çünkü, sözün gelişi, insanlar demin anlattığım mantık düzeninde yaşayıp giderlerken, bayalığı yüzünden okunan, daha doğrusu gerici, alaycı bir beyefendi ansızın ortaya çıkıp ellerini böğrüne dayayarak, hepinize, "Ne dersiniz beyler, şu mantıklılığa bir tekme vurup bütün logaritmacıları bir anda cehennemin dibine yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?" diye bağırırsa hiç şaşmam! Onun böyle bağırması gene neyse, ama o kişinin peşinden sürüyle geleceklerin çıkması insanın zoruna gider. İşte biz insanların yapısı budur! Bütün bu olanlar, bakın, ne denli önemsiz, sözü edilmeye değmez bir sebebe dayanmaktadır: İnsanoğlu- her zaman, her yerde, kim olursa olsun-mantığının ve çıkarlarının buyurduğu gibi değil de, gönlünün çektiği gibi davranmıştır, çıkarlarımızla çatışan şeyler de isteyecektir, hatta bazen bütünüyle böyle olmalıdır (bu benim düşüncem). Bağımsız, sınır tanımaz isteklerimiz, en azgınına kadar kaprislerimiz, bazen çılgınlık derecesine varan hayallerimiz art arda gelecektir... İşte size hiçbir sınıflandırmaya girmediği için unutulan, bütün dizge ve kuramları allak bullak eden, öbür çıkarların başında bulunması gereken çıkarın ta kedisi Kimi bilgin kişiler insanlara birtakım normal erdem sınırlarını taşırmayan isteklerin yeteceğini de nereden çıkarırlar! Ne diye bizlerin yalnız ve yalnız mantık ve çıkarlarımıza uygun şeyler istememiz gerektiğini ileri sürerler! İnsanlara gerekli olan tek şey sonunun neye varacağı, neye mal olacağı bilinmeyen başıboş isteklerdir. Bu istek dedikleri de..."

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Pagan Poetry




"Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim. Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor..."



(Zihin Kuşları- Benim Gözümle Tezer Özlü, Leyla Erbil, s. 124)

"İnsanlardan hiçbir şey saklamak, esirgemek istemezdi. Şu doğruyu içten benimsemişti; bir yazarın başına gelen tüm insanların da gelmiş sayılır, doğrular ne denli aykırı olsalar da, onlara yan çizdiğin an yok olma başlar. Bir dolmuşta, başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu! Kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de ?"

(Zihin Kuşları- Benim Gözümle Tezer Özlü, Leyla Erbil, s. 132)

   




     Topuklarımla o bembeyaz, o bej, o kremden duvarlara uzanıp kirletmek istiyordum. Duvarlar çağırır çünkü. Duvarlar dinler. Duvarlar bir noktada kesişirler ve sen lav gibi Eyvahhhhhyaaaalökül'den süzülmüş lavlar gibi o duvarlara sızıyorsun. Duvarlar konuşuyor. Duvarlar artık krem değil. Duvarlara kırmızılara bulanmış. Duvarlar sana bakıyor. Uçak seferleri iptal edilmiş. Duvarlara inemiyor uçaklar ama lavlar uzanmış, lavlar süzülüyor duvarın yüzeyinden yatay bir eksende. Lavlar yatay bir eksende duvarlardan süzülüyor. Uçaklar panik. Uçaklara ikinci bir emre kadar uçuş yasak ve ikinci bir emir geliyor. Alanımız açılmıştır. Lavlar çekiliyor...Lavlar, orada, Eyvahhhyaaaaalökül'e çekiliyor. 

    Duvarlar bakmaya devam ediyor. Uçaklar iniyor. Duvarlar endişesiz. Duvarlar susuyor. Duvar sessiz. Lavlar kendi yolunda akmaya devam ediyor. Lavlar hararetli, hummalı ve aceleyle Eyvahhyaaaalökül'de ilerliyor. Usul, usul kendi yolunda ilerliyor. Soğumayı bekliyor; Godot'yu bekler gibi soğumayı bekliyor.

        Göz bebeklerinin titrediğini görüyor. Onun göz bebeklerinin daireler çizerek, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya ve bazen çarpılar çizerek yüzünün tüm kıvrımlarında gezdirdiğini görüyor. Görüyor, o çizilen dairelerde deparlar atıyor, o yukarıdan aşağıya titreyen göz bebeklerinde voltalar atıyor. O aşağıdan yukarıya titreyen bebeklerin üzerinde bağdaş kuruyor. O çarpılar çizen göz bebeklerine oturup sigara yakıyor. Haberi yok o bebeklerin. Habersizce gelişen bir atak bu. Göğsüyle karşıladı bu atağı. Son bir kadeh daha içip yatacağım.

           Bütün gece ne yaptın diye soracaklar ? Soran kafalar sporla çoğalıyor. Sokağın başına kadar çoğalıyor kafalar...Bütün gece ne yaptın ? Şiir okudum bayan diyeceğim. Şiir okudum bayım diyeceğim. O florasanları belediye dikti. O kafalar o florasanların altında, o beyaz ışıkların altında, yüzleri hayasızca parlıyor o florasanların altında. Kaçıyorum. 

           
    









22 Haziran 2013 Cumartesi

"Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun."


                                                 

Gitme hayallerimin örselendiği bir zamandan geçiyorum bu aralar. 68 kuşağının bir parçası olma düşümden 24 gün uzağım. Zamanım ve merakım ile barışığım. İkisi karşıtlığa düşünce kendini hep tekrar eden bir yabancılaşmaya hapseder seni. Artık öyle değil ve  işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte ölümden çok yaşama yakın olduğumuz için, bizi bu denli bir araya getirdikleri için. yaşamımızın gizini veriyor bu direniş.evet, gerçekten de öyle. Teşekkürler Destina...

Devrim heyecanıyla elime tekrar Minima Moralia'yı alınca "Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun." adlı yazısı gözüme çarptı Adorno'nun. Siz de okuyun diye üşenmedim yazdım. Negatif diyalektik afiyetler dilerim...



"Duy şimdi, nasıl kötü kalpli olduğunu onun."

"Beklenmedik ve ciddi bir kazada yaşamlarını yitirme tehlikesi geçirenler, olayı sonradan anlatırken, o sırada hiç korku duymadıklarını söylerler çoğu kez. Genel dehşet özel olarak onlara yönelmiyor, sadece bir şehrin sakini olarak, büyük bir topluluğun üyesi olarak etkiliyordu onları. Sanki onları aslında ilgilendirmeyen, arızi ve deyim yerindeyse cansız bir yazgıya razı olmuşlardır. Korku yokluğu, psikolojik yönden, ağır bir darbe karşısında korku duymaya hazırlıklı olmamakla açıklanır. Mutlak duyarsızlığa çok benzeyen bir sakatlık vardır, kazada gözlemci gibi kalanın özgürlüğünde. Beden gibi ruhsal organizma da çapı kendisiyle orantılı deneyimleri algılamaya yatkındır. Deneyimin konusu bireye oranla fazla büyüdüğünde birey de onu deneyimlemek yerine sezgisel bilgiden tümüyle kopuk kavramlarla doğrudan doğruya kaydeder: Yaşanan, dışsal bir şeydir artık, ölçülemeyen, karşılaştırılamayan bir şey: Facia ona karşı nasıl kayıtsızsa, o da ona öyle kayıtsızdır. Ahlaki alanda da buna benzer bir durum görülür. Kabullenilmiş normlar açısından pek makbul sayılmayan davranışlar gösteren, örneğin düşmanından öç almaya gönül indiren ya da ona acımayı reddeden bir kişinin içten gelen bir suçluluk duygusu hissetmesi de zordur; ancak kendini zorlayarak suçluluk duyabilir böyle bir insan. Bu durum ahlakın politikadan koparılması anlamına gelen devlet çıkarı doktriniyle ilişiksiz değildir. Kamusal işlerle özel varoluş arasındaki mutlak karşıtlık da böyle kurgulanır. Büyük bir suç çoğu zaman basit bir konvansiyon ihlali olarak görünür bireye. Bunun tek nedeni, çiğnenmiş normların düpedüz konvansiyonel ve kireçleşmiş olması ve birey açısından bir bağlayıcılık taşımaması değildir. Bu normların nesnelliği, temelde bir tözsel içeriğe dayandıklarında bile, onların ahlaki duygulanımların uzağında, vicdan alanının dışında tutmak için  başlı başına yeterli bir nedendir. Oysa bazı tikel tatsızlık ve kabalıklar, ola ki başka kimsenin fark etmediği hata mikro-organizmaları- örneğin bir yemek davetinde sofraya herkesten önce oturmak ya da bu sadece akşam yemeklerinde yapıldığı halde bir çay davetinde konukların oturacağı yerlere adlarını belirten kartlar koymak-- bu türden önemsiz ayrıntılar, kuralı bozmuş olan kişinin yeise varan bir pişmanlığa boğulmasına, vicdanında bir kara lekenin belirmesine neden olur ve bazen de bu bunları kendine bile itiraf etmesini önleyecek kadar yakıcı bir utanç duygusuna yol açar. Herhangi bir soylu yanı yoktur bunun, çünkü utanca kapılan kişi, gayri insani davranışlara hiçbir itirazı olmayan toplumun tam da bu yüzden yakışıksız davranışları hoş görmediğini çok iyi biliyordur: Metresini kapı dışarı eden ve böylece ne kadar değerli bir insan olduğunu kanıtlayan adam mutlaka toplumun onayını alacak, iyi bir çevreye mensup ama biraz fazla genç olan bir kızın elini saygıyla öptüğündeyse alay konusu olacaktır. Ancak, bu fazla lüks ve narsisistik tasaların bir ikinci yönü daha vardır: Nesnelleşmiş düzene çarpıp geri dönen deneyim için birer sığınaktırlar. Özne, hatalı ve doğru davranışın bu ufacık ayrımlarına uyup böylece geçer not alabilir; ama ahlaki suç karşısındaki kayıtsızlığında, kişisel karar yeteneksizliğinin kararın nesnesiyle doğru orantılı olarak arttığını sezmesinin de payı vardır. Kavgalı ayrıldığı sevgilisine yine telefon etmediği için onu gerçekten ortada bırakmış olduğunu sonradan akıl eden insanın durumunda komik bir yön vardır; Portici'nin dilsiz kızını anımsatır. Cinayet gazetelerde çıkanlara o kadar benzer ki, "diyor polisiye yazarı Ellery Queen bir romanında, "sizin başınıza hiç gelmeyecek gibidir. Gazetede veya bir detektif romanında karşınıza çıkar, sizde iğrenme veya sempati duyguları uyandırır. Ama bir anlamı yoktur. "Bu yüzden Thomas Mann gibi yazarlar da haber olmuş bütün faciaları- tren kazasında aşk kırgını kızın işlediği cinayete kadar- en sakil yönleriyle betimlemişlerdir: Onun şiirsel bir konuyu ilişkin kılarak, aksi halde bir cenazenin aşırı tantanalı ciddiyetinin yol açacağı o bastırılmaz kahkahayı kendileri üretmeyi deniyorlardır, tıpkı şeytan çıkarır gibi. Buna karşılık, en ufak münasebetsizlikler de onlara gülüp geçmeden iyi ya da kötü olmamıza izin verdikleri için o kadar önemlidirler.- bu noktada ciddiyetimiz biraz aldatıcı da olsa. Böyle densizlikler, ahlak duygusunu derimizde hissetmemizi - kızardığımız zaman- ve onu özneye bütünleştirmemizi sağlar; o özne ki, kendi içindeki devasa ahlak yasasına yıldızlı gökyüzünün zayıf bir taklidinden ibarettir. Böyle olayların temelde ahlaka ilişkin olmayan bir içerik taşıması, öte yandan içten gelen iyiliksever tepkilere ve herhangi bir düstura dayanmayan bazı insanca duygudaşlıklara da her şeye karşın rastlanıyor olması, edepli davranışın değerini azaltmaz. Çünkü iyicil tepki yabancılaşmaya hiç kulak asmadan dosdoğru geneli ifade ederken, öznenin de kendine yabancılaşmış olduğunu, çok kendine ait saydığı ahlaki buyrukların- iyi bir yurttaş olarak- aslında sadece bir taşıyıcısı olduğunu kolayca açığa vurabilir. Oysa ahlaki tepkileri tümüyle dışsal olana- fetişleşmş adetlere- cevap veren kişi içsel ve dışsal arasındaki aşılmaz ayrılığın sıkıntısını yaşar ve üstelik bu taşlamış ayrıma sımsıkı bağlı kalırken, böylece kendini ve deneyiminin hakikatini feda etmeksizin geneli kavrama imkanını elde eder. İçselle dışsal arasındaki uçurumu daha da vurgulayan davranışları, bu ayrımın aşılmaya başladığı noktaya da işaret ediyordur. Dahası, manomanyak kişinin davranışlarını haklı çıkaran şey çoğu zaman kendi nesnesidir. Yanlış ve sahte yaşamın bütün erişilmez sorunları, monomanyakın o tuhaf ve saplantılı dikkatinin toplandığı toplumsal adap alanında da kendilerini gösterir ve onu yine bütünle uğraşmak zorunda bırakırlar; şu farkla ki, bu alanın dışındayken onun erişemeyeceği bir noktada duran çatışkının burada paradigmatik bir model içinde her yönüyle ve özgürce işlenmesi mümkündür. Buna karşılık, tepkileriyle toplumsal gerçekliğe uyum gösteren kişinin özel dünyası tümüyle şekilsizdir, çünkü ona kalıbını veren şey sadece iktidar ilişkileridir. Dış dünyanın gözetiminden kaçarak kendi benliğinin genişleyen çemberi içinde rahatladığı anda zalim ve kaba davranmaya yatkındır. Uzaktakilerin ona dayattığı bütün disiplinin, dolaysızca vurulmuş saldırganlığın gerektirdiği bütün feragatin öcünü o da en düşmanlarına karşı saygılı ve dostça davranır, ama dostane ortamlarda bir taş yüreklilik ve kızgınlık anıtına dönüşür.Öz-korunum olarak uygarlığına ona insanlık olarak uygarlığı dayatmadığı anlarda , bu ikinci uygarlığa karşı bütün kızgınlığını açığa vurur ve kendi "ev, aile ve cemaat ideolojisini yine kendisi yine kendisi çürütür. Mikrolojik ahlaki miyopluğun savaştığı da budur. Şekilsiz samimiyet ve gevşeklik, sadece şiddet için bir bahanedir onun açısından: Sonradan rahat rahat tatsızlaşabilmek için başvurulan bir nezaket gösterisi. Samimiyet alanının kılı kırk yararcasına tartar ve eleştirir, çünkü samimilikler onun öznelliğinin bir koşulu olan ötekinin tartıya gelmeyecek kadar hassas aylasnı ihlal ediyor ve yabancılaştırıyordur. Yabancılık ancak komşunun mesafesini tanımakla hafifletilebilir: Bilince dahil edilebilir. Oysa başlangıçtan beri hiç değişmeden sürüp giden bir yakınlık varsayımı, yabancılığın düpedüz yadsınması, haksızlığı hiç azaltmadan öbür uca götürür. Ötekinin tikelliğini ve dolayısıyla insanlığını pratikte olumsuzluyor, onu "bizden biri" sayıyor ve mülkiyet envanterine katıyordur. Dolaysızlığın kendini ortaya sürdüğü ve pekiştirdiği her yerde toplumun kötü dolayımlılığı da sinsice gösterir kendini. Dolaysızlığın davasını ancak en temkinli düşünüş savunabilir bugün. Ve bu da en küçük ölçekte sınanır.!


Theodor W. Adorno- Minima Moralia




15 Haziran 2013 Cumartesi

Bu gece uyumayalım. Bu gece uyunmaz ki.

Bir elimde Minima Moralia, bir elimde şiir öfkemi arşınlayarak okuyorum gecenin canını. Çünkü uyumayalım diye hep bunlar...
Uyumayalım diye perdeden sızan  provokatör bir beyaz florasan olur dolarım odalarınız içine. Yeter ki uyumayalım bu gece.

Turgut Uyar'ın bir ömürlük askerleriyiz nihayetinde.

"Kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi
giderilmez eksikliğini tanırım onun
suyun bardakta duruşu gibi
bir öfke usul usul büyürken kuytuda
yemyeşil bir çayır görünümündedir
haziran ortasında bir gümüş lüfer
büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede
ve evinde hemen hazır bir silah
böyle kargaşalı günler döneminde
beşer onar koparılan bir taksim sanki bahara
bunlar güzel şeyler biliyorum
herkes de biliyor kuşkusuz
ama ne kadar güzel ne kadar güzel
serçenin kış günü yemidir
alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek
ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi
ama ne kadar güzel
kırda bir oğlak kadar
kışlada bir türkü kadar
rüzgarda kuruyan tülbent kadar
oysa gece tam yarısıdır bir günün
ve daha güçlüdür gündüzden
ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara
sokaklara, köprülere, kiremitsiz damlara
taşlara, sopalara amanvermez silahlara
şehir haritasına, trafik lambasına, kan içinde adamalara
kan içinde adamlara
kan umutsuzluktur
ona kendini hazırla
ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla
açlıkları yoklukları kırımları
-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-
bir bölgeden birine giden ordular uçaklarla
yalan ihanetler karmakarışık limanlar
iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada

ben şimdi diyorum ki buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına

diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna!"

Toma, kimyasal, yanan çocuklar, yanan çocuklar Gazi'den ve Vietnam'dan yanan çocuklar var. Uyumak yok bu gece. Çünkü kelimeler hep yarım kelimeler hep telaşlı. Sözcükler göğüs kafesimizde Valim. Sözcükler ciğerimize doluyor. Cümleler olamıyor valim. Sözcükler lav olmuş akıyor. Bizim ciğerlerimizi yakıyor Valim. Senin vicdanın soğuk.

"Nihayet bizler ağlarken toprağın yüzü güldü. Caddeden sokaklara doğru sesler döküldü."





Acı ile acı ile değil öfke ile öfke ile büyürken bazen bir şarkı bazen bir şiir bazen de beş duyu organımızı salına salına  ve sinsice  kıpraştıran bir mizah yaratma eylemi...Orada ağlayan, orada gülen, orada aşık, orada öfkeli ve onurlu bir direniş var karanlığa sızan ve ak...O çocukların ciğerlerine vicdanı hür sözcükler lav olmuş akıyor.
O çocuklar durmaz karanlığa karşı ve o karanlık atalettir biraz da ve o karanlık nisyandır çokça da.






19 Mayıs 2013 Pazar

Zelig the Chamaeleon

Eğer korkularınız sarmaşığınız olmuşsa,  hem bir güvenli liman hem de biteviye bir endişe hali kazıyorsa sonsuz uzamdan savruk zamanınıza,  siz artık siz olmaktan çıkmışsınız demektir. Sözü, sazı ele alanın dilinden konuşmaya başladıysanız eğer siz de bir Zelig'siniz. Yalnız kalmaktan korkan ve olumlanmak saplantısına kapılan  homo-Zeligus sahtelik içinde doğru yaşadığı sanrısına kapılacaktır. Filmde Zelig'i kurtaracak olan yitmeyen bir aşktır. Bizim zamanımızda homo-Zeligus nasıl kurtulur bilemem. Yitmeyen bir aşk homo-Zeligus'u  o zamanın koşullarına göre, bu zamanın koşullarına göre ve şu zamanın koşullarına göre her şekilde kurtulacaktır. İmkansızlıkların türlü araçlarla kafamıza kakıldığı bir zaman bu.  Savaşın ve çatışmanın olumlandığı, barışın istisna olduğu  bir anlayışta, bireyin kendini anonimleştirmesi  de şaşırtıcı olmasa gerek. Zira,klasik realizm, neo-realizm hatta yetinilmeyip neo-klasik realizmi yazıp buna göre tarihi okuyanların bu sahteliği yeniden ürettiği konusunda herhangi bir şüphem yok. Eğer egemen dil savaş, sansür, faşizm ve otoriter kapitalizmin  ürettiği bir dil ise ve gerçeklik buna diyorsanız,  Henri Michaux'un dediği gibi gerçek
olan şeyin artık gerçek olmaması için yazmanız gerekir!


          "Faşizm, topluluk içinde yok olmak, anonimleşmek için bir seçenek sunuyor."






                                     Dr. fletcher: bana neden yanında bulunduğun insana  benzediğini söyle?
Zelig: çünkü bu güvenli.
Dr. fletcher: 'güvenli' ile neyi kastediyorsun?
Zelig: güvenli... diğerleri gibi olmak.
Dr. fletcher: güvende olmak mı istiyorsun?
Zelig: sevilmek istiyorum.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Para. Arz ederim ve iyi çalışmalar

ve şöyle devam ediyordu; odaların içinden sesler çok cılız geliyordu: arz ederim, kolaylıklar dilerim, iyi çalışmalar...

Tamam da sonra  ? Bitmiyordu ve bitmiyordu. Hey! Rezzancığım bir çay içelim mi ? Sen de gökkubenin altında hazır the birds are singing bir sigara yakarsın. Tamam, yaktım. Kaçırdın beni "kolaylıklar dilerim"lerden ve mütemadiyen arz ettiklerimizden. Teşekkürler...Yarın tekrar hop başlayalım mı ? Dur! Şuramdan da çekiştir de içerlere giremeyim. Hey, elbisemin şurasından çeksene. Çekemiyorsun işte. Ve yine içerdeyiz. Olmuyor, olmuyor. Eeeee özlemeklere de doyamadık. Boşluklar, kocaman kara delik gibi onlar. Birilerini çok özlemeye başlayınca içlerine doğru çekilirsiniz. Bazen bir adamın ya da kadının burnunun delikleri, bazen duvarın seçilmiş kirli beyaz bir noktası, bazen bilgisayarınızın sigara külleriyle bezenmiş ekranı  bol özlemli kara deliklerinizdir.

Tipin dağılmış amma velakin kafan toplanmış dedi. Adeta sevilesi bir insan olmuşun dedi. Bana çalışmalar gerekmiş ancak haberim yokmuş. Velhasıl, doğru demedi. Ben de ona öyle sevilmelik mi olur ? Kafama memelik takar gezerim işportacılar gibi dedim. Diyiverdim. Öyle çıktı. Bazen olacakları bilemeyiz ki genelde bilemeyiz. "Kimin, nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilemeyiz."

Sonra okuduklarım karşıya çıkıyor işte böyle hep. Okudukça hep zihnini mızraklayan gerçekliğin artık hucuratlarına sızdığını anlayınca çok geç olduğunu düşünüyorsun ve yanılıyorsun. Yeni bir gerçeklik başlıyor seninle. Umarsızlığın, öfkenin ve aşkın birbirinin gözlerinin içine bakıp  leb demeden leblebiyi anlayan, asitlenmiş gibi trajikomik olana  saatlerce gülebilecek dostlar olduğunu sen de zamanla anlıyorsun ve onları yanından hiç mi hiç ayırmıyorsun. Böyle de büyüdüğün sanrısına kapılabilirsin ve bu sanrı hep esrikliktir biraz.
Yarın yine öylece öfkeyi, aşkı ve umarsızlığı ceplerime dolduracağım ve paçalarımdan akacak.
Bense kendi kendime şu sözcüklerle debeleniyor olacağım: "There is no place we can't go"
İyi geceler.


14 Nisan 2013 Pazar

Üşenen bedenlerin yastığı ve yorganı: Battanistan.

Prozac, Zanax, Pasiflora, Prozac, Zanax, Pasiflora, Prozac, Zanax, Pasiflora. Durduramıyorum kendimi. Virgüller sporla çoğalıyor. Ah bir es! Bir es. Sadece bir defa olsun; nefes al, nefes ver. Herkes bir yerlere koşuşturuyor. Koşmayanlara, koşamayanlara çelme takıyorlar. Çelme takıyorlar ve çeliyorlar ürkek adımlarını.
Eskiden de çok kızardık. Çok kızgındık biz yaşamaya. Canımın nüvesi demiştim ben ona ve o da demişti ki "Yataktan çıkmak çok can sıkıcı ve saçma. Yaşamak çok zahmetli Rez. Yaşamak çok zahmet veriyor; yoruluyorum."
Çok kızdığımızda daha çok üşeniyoruz. Üşenmek bir tepki olabilir miydi ? Bunu sorarken Prozac, Zanax, Pasiflora almıyorum. Bu kadar soru sorarken şu haplardan almayan kaç kişi aldık üşenmeye öykünen çocuklar arasında ?
Eskiden çok kızgındık ve sokaktaydık. Şimdi Battanistan'da biteviye batmalar...Battanistan nedir ? Batanların bir meclisi vardır. Mümkün olduğunca kahve ve sigara içen batanlar, D vitamini ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle güneşe karşı uzanırlardı banklara. Mümkünse banka reklamı olmasın o bankların üzerlerinde. "Ah be deli kız hiç anlamıyorum seni. Yazdıklarını anlamıyorum ve çok hızlı konuşuyorsun." Dediler bana çok dediler. Anlaşılmamak dert edilmeli mi ? Sorup, köşeme geçtim. Kısacası umurumda değildi. Ancak öyle davranırsan seni daha çok kabullenirler, dediler. Umurumda değildi! Umursanmak için yitirilen hayatları düşündüm ve köşeme geçmedim, oraya bile bile yürüdüm hem de terliksiz.

Bir yazar ve bir şair beni delirmeye çağırıyordu. Her gün ve her gün mutlaka en az bir yazar ve bir şair tarafından kışkırtılırım. Her gece ve her gece mutlaka en az bir yazar ve bir şair beni o köşemde sıkıştırırlar. Dün gece Sabahattin ve Mayakovski ile konuştum ve onları karşıma aldım. Oysa ki onlar delir delir delir o köşende delir demediler ki ? Ben öyle anlamışım.Sonra yine dağınık odama geri döndüm. Her şey yerli yerinde ve tozdandı, naylondan değil.

Sabahattin karşıma geçmiş; "İçimizde şeytan yok...İçimizde aciz var....Tembellik var...İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var." diye haykırdı.

Sonra Mayakovski geldi. O daha çok benim dilimden konuşuyordu ve o:

"Şimdi de sözcüklerle
Hani o basit
Hani o öküz böğürmelerini andıran
Sözcüklerle ben
Yeni ruhlarımızın yaylarını titreten ruhlarımızı
Parmaklarımla şöyle bir dokunacağım başlarınıza 
O kadar
Ve dudaklar bitecek dokunduğum her yerden
En büyük öpüşlere uygun dudaklar
Ve bir dil fışkıracak
Tüm halklara geçerli bir dil
Yürekten
Aksak ruhumla ağır ağır
Tahtıma ilerleyeceğim
Elden düşme göklerden yontulmuş yıldız deliklerle süslü tahtıma
Kurulup yerleşeceğim
Pırıl pırıl
Üzerimde tek ziynet tembellik olacak
Ve sahici gübreden en yumuşak minderler kıçımın altında 
Kurulup yerleşeceğim
Ve rayların dizlerini okşamaktan usanmış lokomotif tekerleri 
Gelip sevgiyle boynumu okşayacak."

Mayakovski'ye sarıldım ağladım. Sabahattin'e uzaktan baktım gözyaşlarımın arasında. İmgesi buğulandı ve buğulanmalıydı. Şeytanlarımı kovalamak benim için hiç de kolay olmadı.




Paylaşella