6 Ocak 2011 Perşembe

Geleceğin Yıldızları

öğrenci temsilcileri, iktidarın dilinden konuşuyor.üniversiteler, eğitim öğretim kurumuymuş, bir siyaset merkezi değilmiş bu da yetmiyormuş gibi öğrenciler provokasyona geliyormuş.ana hedeflerinden sapmamaları gerekiyormuş, bu ana hedefler nedir: çok düzgün çocuk olmak, aman ha muhalif olmamak, büyüklerinin sözünden çıkmamak, hem zihinsel hem kıyafet olarak üniforma sahibi olmak.özne değil, nesne olmak.

bu tarz öğrencilerin tek derdi, sadece parıldamak ve tanınmaktır. tamamen popülist söylemler uydurup, hiçbir şekilde hayatlarını riske atmadan eğitim ve öğretim hayatlarına devam ederler, bittikten sonra da herşey yerli yerinde olduğu için ya yönetici olurlar, ya da kafalarına göre takılırlar; zaten arkaları kuvvetlidir.Oysaki ihtiyaç duyduğumuz hem kamusal, hem de kendi hayatlarında parrhesiastes yani hakikatten korkmayan, cesaretini vicdanıyla konuşturan gençler dedim ve gittim.


11 Aralık 2010 Cumartesi

Boşver

yaşadığımız dünyayı daha sıkıcı bir hale getirmekte bu kadar ustaysanız eğer, ergen bebeler gibi of sıkıldım, poff gibi türlü sesleri çıkarırken artık detone olmuyorsanız, kendiniz olmak dışında her çamura bulandıysanız; kısacası hem çevrenize hem de kendinize eziyet de level atladıysanız yauv siz de insanlara yaptığınız gibi günleri de sınıflandıran loloşlardan birisiniz. bkz: cumartesi eğlenilmeli içilmeli, pazar günü yayılmalı, muşmulaya dönülünceye kadar sıkılmalı hayattan, sövmeli pazar günlerine, suçu günlere atmaya pazartesi gününde de devam etmeli, iş sendromuna takılmalı ve yılbaşı ve doğum günleri hunharca eğlenilmeli ve sosyal olunmalı kesinlikle ortamlar kurulmalı, cuma günü kutsanmalı gibi...çerçeve belli, içine konulacak fotoğraf belli. ya düşününce çok sıkıcı değil mi? buradan çıkarılacak sonuç nedir peki hmmm sorarım size ey faniler? kim istediği hayatı yaşıyor? İstediğimizi gündü, saatti, kuşluk vaktiydi, o ortamdı, bu insanlardı diye tartmadan yaşadığımız anların çokluğu kadar yaşıyoruz zannımca...tam bunları düşünürken blogumu da artık ihmal etmemeliyim diye çıkıverdi algısal yansımadan...sonuç yok.

3 Aralık 2010 Cuma

The Blue Cafe On The Road




Ah yol! O, çoğaltan sonra dağıtan ve toparlayan, paylaştıran ve doğuran ve böyle yüzlerce biteviye eylemli halin, rampada veya eğimlide, uzayan veya kısalan, asfaltta veya toza toprağa karıştığında hayatın bir yansıması gibidir. Bir filmde geçer: "Yansıma, yansıyan şeyden çok daha fazla mevcuttur gibi gelir bana." Yine aynı filmde şöyle de der bilgeler ve bir kamyonet arkası: La Vida No Vale Nada.Hayat Anlamsızdır der işte tüm bu yansıma ve anlam "yolda" kendini bulur. Hayatın Anlamsızlığı "yolda" çözülür; toz olur, tuz olur...

Tüm bunları düşündüğüm yağmurlu bir akşam üstü....! (hayır hayır bunları yapmıyacağım, bu yalanı söylemeyeceğim.) yolu hep düşündüm ama bunların hepsini bu gece düşündüm.Nereye geleceğim mi? Peki...

Küçüklüğüm, en çok sevdiğim kırmızı, siyah, beyaz renklerin bolca kullanıldığı cafemizde geçti.Yaşadığım şehrin en işlek caddesinde köşede bir yerde olduğundan mütevellit adı Corner'dı(babam yaratıcılığını konuşturmuş). Ama o cafenin 6 yaşımdan beri bana kattığı beleş pizza, cola, cheeseburger, chicken burger dışında en çok babamın çaldığı şarkılardı. Hisli bir mahlukat olduğumu o, hamburgeri hunharca yutarken kulağımda o şarkılar çalındığında, aklımın kaymalarından, kalbimin yoğunlaşmasından anlayıvermiştim. Yoksa o yaşta bir bebelağın ki, 10 ay emme tecrübesinden sonra 6 yaşında bile hala süt süt diye ortalıkta dolanan minik yavrunun, November Rain'den, Road to Hell'e ve Dire Straits'in muhtelif şarkılarına kadar hislenmesi pek vaki değildir. Tabi sevgili babamın bu şarkıları ve nice Cem karaca, Barış manço şarkılarını evde gitarla dıngırdatıp söylemesinin bu hislenme duygusunun gelişmesinde büyük payı var. Bu arada o cafede, Ayrılmam, Serserim Benim, Bile Bile, gibi nadide Aşkın Nur Yengi şarkılarının da ciğerime işlediğini de belirtmeden geçemeyeceğim ki birçok bebenin de başına gelmiştir bu durum eminim.(bkz: Sevgiliye ve Hesap Ver albümleri)

Ama bir şarkı vardır ki -babam cafede ve pazar günleri köfte yemeğe götürürken hep sonuna kadar açardı o müziğin sesini ve o adamın - diyerek olayı bambaşka romantik boyutlara taşıyacağım belki ama gerçekten işte tam o yukarda bahsettiğim "yola" adanası bir şarkı ve bir bilge bir adamın sesi : Chris Rea-The Blue Cafe. Gerçek bir yol şarkısı olduğunu hem müziği hem de sözleri doğrular:

Yaşlı olanın, daha genç olana geri dönmeme şansını kullanma cüretini gösterdiğinde kaderin kartlarını çıkardığı bir kafe burası...bir hayat...bir yol...

O zaman izleyelim ve dinleyelim... birgün o yolda arabayla giderken bu şarkıyı çaldığımızı da o hayale eklemleyelim.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Joy Division, Manifesto ve Sinema


Ben Boethius, Felsefenin patlayışının yazarı.
Ben tarihin bir çark gibi olduğuna inanırım.
"Süreksizlik benim varlığımdır" der çark.
"Bana tutunup yüksel istersen...
"ama derinliklerime düşerken de şikayet etme.
"İyi zamanlar gelip geçer ama kötüler de öyle.
"Değişim trajedimizdir ama aynı zamanda umudumuz da.
"En kötü zamanlar, en iyiler gibi...
"Her zaman geçip gider."





...to be continued...

16 Kasım 2010 Salı

Shoot The Runner Bitch!

biri "gırtlağını bafiliyim" diye beddua etse de tutsa ancak bu kadar hasta ederdi beni.ah ben bu tatili uzatmaz mıyım? giden günlerim oldu diye cıvıldayıp sustuydum.Giden saniyelerim oldu, giden dakikalarım oldu, giden saatlerim oldu diye üzülürken; son birkaç gün için yapılan onca kurgu ve fantezinin üzerine hasta olup giden günlerim oldu ühühü diyip duşun altında dakikalarca ağlayan ve tatili aldığı ilaçlar yüzünden mayhoş hezeyanlara gark olan pıtırnaz bir genç kızın hikayesi bu.Bundan bikaç gün önce içinden shoot the runner shoot the runner I'm a queen and he is my king bitch! dizelerinin içimde çoğalması eşliğinde "hocam siz de öğrenci olduydunuz" diye bıdıklayan bebelerin sınavlarını gözetlemeye, karadeniz'in küçük ama etkili şehirlerinden birinin sahillerinde bisiklet sürmeye, tiktak sapkını arkadaşlarımla cafe yamaçlarında kafa bafiletmeye gidiyordum.Son üç günüm ise shoot the runner kopmuşluğundan bir tünel yoluyla geçti ve gustav mahler'in melankolisine bağladı kendini eski aşklarının da hatrını sayarak.

yan kanepede uyuyan abi fotoğrafına bakarak "yine de en iyi melih uyuyan melih'tir" aforizmasını hatırladım ve derin bir nefes aldım annemin ceviz ve elmayı bir tabağın içinde getirdiği o anda.huzur için hala sebep var.

ve işte o şarkı:

12 Ekim 2010 Salı

La Maza

Çekiç


Eğer alaycı kuşun dilinin deliliğine inanmasaydım
İnanmasaydım eğer şu dağın bu ötüşü ve korkuyu sakladığına
İnanmasaydım eğer teraziye, dengeye inandığımca.
Çılgınlığa inanmasaydım eğer
Eğer inanmasaydım umuda
Becerimle bir işi başardığıma inanmasaydım eğer
Yoluma inanmasaydım,
İnanmasaydım eğer sesime,
Sessizliğe inanmasaydım eğer.


Ne olurdu? Ne yapardı taşı parçalamak için taşsız bir çekiç?
Halat ve kiriş birbirine dolanınca ne yapardı?
Ya ateş ve tahta birbirine karışırsa
Küçük ışıkların sahneye yansımasından daha az parlaksa bir enstrüman
Söyle kalbim ne yapardı söyle?
Taşsız bir çekiç bir taşı parçalamak için...
Bir hain kukla alkışlanırsa
Geçmişin kölesi başına taç takarsa
Reddeden Tanrıçaların failleri
Sevinçle kumaşa ve altına boğuluyorsa
Söyle kalbim ne yapardı söyle?
Taşsız bir çekiç bir taşı parçalamak için...
Söyle kalbim ne yapardı söyle?
Taşsız bir çekiç bir taşı parçalamak için

En zoruna inanmasaydım eğer
Tutkuya inanmasaydım eğer
İnandığıma inanmasaydım
Saf olan herhangi bir şeye inanmasaydım eğer
Açılan her yaraya inanmasaydım
Başa gelene inanmasaydım eğer
Ve arkasında gizlenene...
Hayata can katmaya inanmasaydım eğer
Beni dinleyene inanmasaydım
Bana acı verene inanmasaydım eğer
ve inanmasaydım eğer kavgama
Ne olurdu?







11 Ekim 2010 Pazartesi

Cinema Paradiso ve Hayat Var

Reha Erdem'in "Hayat Var" filminde, arabeskin filmin odağında olduğuna dair eleştiriler yine tüm sözde avangart, sanatı da kamusal alanın sınırları dahilinde akıllara ve duygulara indirgemeci bir anlayışla ayar ve şekil vermeye kalkan birtakım zihniyetler tarafından dillendirilmişti.Orhan Gencebay'ın şarkılarıyla film olağanüstü harmanlanmıştı.Ama filmi en iyi yansıtan şarkısı hiç kuşkusuz, "ağlamak var, gülmek var; sevilmek var, sevmek var; ne ararsan var bu dünyada, dertler varsa mutluluk var; aldanmak var, kanmak var; aldatmak var, yanmak var; ne ararsan var bu dünyada, ne dert varsa çaresi var" kısacası bir "Hayat Var" diyen "Seveceksin" idi.

Şarkıların böylesini seviyorum ve filmlerin böylesini. "Sad songs for dirty lovers" gibi albüm isimlerini seviyorum mesela.Renkleri kendi içinde bir ebruli gibi bulanmış; dönmüş, sarmalanmış karşıtları kavuşturmuş insanı seviyorum.Mevsimlerin en böylesi sonbahardır mesela.Yağmuru vardır ve güneşi; rüzgarı vardır ve nemi; bulutu vardır ve pürüzsüz mavisi.İnsanın da böylesini seviyorum; sonbahar gibi olanını.Tek kimliğe bürünmüş ve bu kıyafeti üstünde inatla taşımaya yeltenenler pek çekici gelmiyor.Ben komiğim yeah, ben çılgınım yeah, ben çok hanımhanımcığım, ben çok şuyum gibi tek basamaklı insanlar değil. Parçalı bulutlu olanlar, bazen güneşi doğanlar, bazen de fırtına koparanlar daha çok besliyor fikrimi.

Cinema Paradiso da, böyle bir tada sahip bir film.Hayat Var gibi; Fellini'nin E la Nave Va'sı, Amarcord'u gibi bir film.O zaman "Seveceksin" çalsın da ben ne demek istediğimi daha iyi anlatmış olayım :)

(Youtube üzerinden açınca gayet sağlıklı bir şekilde çalışıyor link, buradan açınca hata verdi gibi mesajlar çıkabiliyor; aldanmamak lazım!)


Paylaşella